Hayat tarzımızın ölçüsü Dinimizdir
Yaşadığımız çağda, Müslümanların büyük bir çoğunluğu, dinin ciddiyetini ve önemini tam olarak henüz kavramış değillerdir. Din hakkında yaygın olan kanaat, onun birtakım ahlaki emirler ile bazı ibadetlerden; namaz, oruç, zekat, hac, dua, Kur’an okumak, hatim indirmek gibi hususlardan ibaret olduğudur. Bir Müslümanın dinle ilgisi, genellikle bunlarla sınırlı kalmakta, öldükten sonra kılınan cenaze namazıyla da bu münasebetin son halkası tamamlanmaktadır. Halbuki sahabenin din anlayışının bunlarla sınırlı olmadığı, aksine çok daha geniş bir alana, yani insan hayatının her alanına, her yönüyle şamil olduğu anlaşılmaktadır.
Müslümanın, her türlü davranışını düzenlerken Kur’an’a ve Sünnete başvurması gerekir. Müslümanın dinle irtibatı, sadece Kur’an’la da sınırlı olmayıp, Kur’an’ın çözüm getirmediği konularda Kur’an’ın en yetkili yorumcusu ve ilk uygulayıcısı olan Peygamber Efendimizin Sünnetine de başvurması gerekmektedir. Bunun için her Müslümanın gücü, imkanı ve bilgisi nispetinde Peygamberimizin Sünnetini, yani peygamber modelini öğrenmeye çalışması, onun dini görevlerinin başında gelir. Hiç şüphe yok ki, ilk öğrenilmesi gereken şey, bu modelin din anlayışının nasıl olduğudur.
Kur’an’ın tercümanı olarak bilinen İbni Abbas (r.a): ‘Din, dört kısımdır’ diyerek tasnif yapar. 1- Akaid 2- Ahlak 3- İbadet 4- Muamelat. Bir Müslüman, bu dört hususa riayeti ile dini yaşar. Yine bazı âlimler, Dinin insanın dört boyutuna hitap ettiğini beyan ederler: 1- Duyma, inanma: İman 2- Düşünme, bilme: Marifet 3- Yapma: İbadet 4- İfade etme: İkrar
Sünnet de iyi anlaşılmalıdır
Dikkat edilirse din, hayatın tamamında, insan fıtratının her özelliğinde vardır. Boşluk bırakmaz. Sünnet de iyi anlaşılmalıdır. Sünnet; söz ve şekilden ziyade hikmet/ruh/ilke/mânâ ve gaye ile anlaşılmalıdır. Kur’an’ın pratiği veya hayata aktarılışıdır. Peygamber Efendimizin, Kur’an-ı Kerim’i esas alarak hayatın her alanında; inanç-ibadet-eğitim-hukuk ve ekonomi vs. gibi konuları kapsayacak şekilde ortaya koyduğu bir model ve dünya görüşüdür, yaşayış tarzıdır. Allah Rasulünün İslâm’ı anlama ve hayatın her alanına uygulama, teorik ve pratik olarak ortaya koyduğu bir düşünce ve hayat tarzıdır. Dinimizi yaşarken örnek alacağımız Peygamberimizin hayatı, bir kalıp veya şablon değil, bir nümune/emsal/örnek model olarak ele alınıp değerlendirilmelidir.
Sünnet anlayışımız da, sadece geçmişin bir tekrarı olmamalı, asrımızdaki İslam toplumlarının karşılaştığı problemleri çözmede yol gösterme (kılavuz ve rehber) fonksiyonu taşımalıdır. Dinimizi yaşayıp yaşamadığımız, kendi koyduğumuz ölçülerle değerlendirme yapma yerine, halimizi Kur’an ve Sünnet’e arz etme ile anlaşılır. Bu sayede Rabbimizin razı olduğu hayat tarzını ortaya koymuş oluruz. Kınayanların kınamasından korkmadan, mazeretlere sığınmadan, yaşayamadığımız hususlarda kabahati zamana yüklemeden...
Vahyin Kutsalı yerine kendi kutsalı
Şeriat’ı olan bir Peygamberi hakem tayin edemiyoruz. Hayata müdahale eden bir din bizi rahatsız ediyor. ‘Vahyin Kutsalı’ yerine kendi kutsalını tercih eden bir yapı ile karşı karşıyayız bugün. Dünyevîleşme tehlikesine dikkat çekip, ‘Dine hizmet edenler’in lüks, israf, konfor içinde yaşayışları, servet üzerine servet yığmaları doğal hale geldi. Normal yiyip içmelerin, gezmelerin, tatile gitmelerin bile mükemmel sofralarda, lüks otellerde, ‘tatilya’larda, merasimlerle yapılır hale getirildi. Bununla da yetinilmedi, başkalarını da tahrik, teşvik, özenti içine sokarak,‘sade hayat’ unutuldu/unutturuldu.
Müslüman, dininin tamamından sorumludur ama elinden gelmeyeni yapamayabilir. Allah Teâlâ, kullarını yapamadıklarından dolayı muaheze etmeyeceğini vaat etmiştir. Buradaki tek ince çizgi, ‘yapamama’ anlayışında çizilidir. Yapmamakla yapamamak arasında kalan amellerin aslında hangi kelimenin içinde olacağını sadece Allah Teâlâ bilebilir. Bu bir imtihan noktasıdır; o imtihan, kulun kalbi ile Rabbi arasındaki münasebetle takip edilebilir. Bu da ancak Allah Teâlâ’nın işi olur.
Halid ve Ömer heyecanı
Ameller arasında bir önemli/öncelikli ayrımı kesinlikle olmalıdır. Müslüman, namaza da zekâta da Allah’ın emri olarak bakar ama ezan okunduktan sonra zekâtla meşgul olmaz. Zekât vakti gelince de yurtdışında sılayırahim gezisine çıkmaz. Önemli/öncelikli ayrımı yapamayan Müslüman, çok işler becerebilir becermesine de becerdiklerinin kime yaradığını bilemez. İbadetlerde çokluk yerine ihlas kalitesi aranır. Ne yoğun, ne çok yerine ‘ne ihlaslı’ demeye alışmalıyız. İnsan kaldırabileceğinin altına girmelidir. İnsan zayıftır; uykuya, yemeğe, havaya, dinlenmeye ve pek çok şeye muhtaçtır. Bir de her bünyenin kapasitesi farklıdır. Herkesin Halid veya Ömer olması gerekmiyor ama herkeste Halid ve Ömer heyecanından bulunması gerekiyor. Kesinlikle Allah Teâlâ bizim için hafif tutma yönünü tercih etmiştir. ‘Allah, yüklerinizi hafifletmek ister. Çünkü insanoğlu yaradılış itibariyle zayıftır, âcizdir.’ (4 Nisa, 28)
Allah’a davet edenler, İslam’a insan kazandıracak olanlar, tatlı söz ve hikmet seçeneği üzerinden yol almalıdır. Bütün imkânları en iyi ve en ihlaslı şekilde kullanmaktır. Mü’minler olarak biz, İslam ile insanı buluşturmakla mükellefiz. İslam ile insan arasındaki engelleri kaldıracak, her faaliyete de adını yazdıracak adamız biz!







