--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Gurbetteyiz gurbette...

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Bu milletin vicdanını kanatanlar, hiçbir zaman iflah olmazlar. Bu yapılanlar Gayretullah’a dokunmuştur. Sadece ruhumuz değil, eşyamız bile gurbet hüznünü yaşıyor. Bu millet, değişime ve gelişime direnenleri asla affetmeyecektir. 

 Yaşadıkları çağı kötüleyen meşhur Batı’lı düşünürler pek çoktur. Ufukları kendi nefisleriyle sınırlı olanlar, hiçbir şeye yön vermeyi düşünmezler; sadece önlerine konulanlara uzanmaya çalışırlar. Çağdaşçı geçinme geriliğe-basitliğe-sıradanlığa çaresizliğe mahkûmiyettir. 

“Çağdaşçılık”, geriliğe-basitliğe-sıradanlığa çaresizliğe mahkûmiyettir. 

Daha demokratik bir ülkede yaşayabilmek için atılmaya çalışılan değişim ve gelişim adımlarının karşısında olanlar direkt veya dolaylı ihtilâlci heveskârların ekmeğine yağ sürmüş olmuyorlar mı? Ne olur iktidarıyla, muhalefetiyle güçlülerin âdil, güçsüzlerin güvenli, ülkeleri barış içinde olan bir dünyanın kurulmasına katkıda bulunsalar.

Kendi değerlerine yabancılaşmanın yabanileşmeyi, zulmü ve korkuyu getirdiğini unutmasalar. Dekorun değişmesinin önemi yoktur. Demokrasiyi sekteye uğratacak bir sürü hile-desise-kanlı planları yapma teşebbüsü için olmadık eylemlere girenlerin “avukatlığı”na soyunanların ‘doğrunun, iyinin, güzelin yanında olup, yanlışın, kötünün, çirkinin, zulmün karşısında olması gerekmez mi?’ Bu halleri “samimiyet sınavı”ndan kaldıklarını göstermez mi?

 Bu millet, değişime ve gelişime direnenleri asla affetmeyecektir. 

Değişmeyi sağlamak için akla, özü korumak için imana ihtiyaç vardır. “Samimiyet sınavı”ndan kaldıklarını fark edenler, ihtilale çanak tutanlara, maddi/manevi yardım edenlere suçlulara ceza vermek isteyenlere karşı hazırladıkları metindeki konuşmaya aşırı ilgi gösterip yazılarına konu seçenler, bu milletin hayrına olan her teşebbüse mani olanlar da suç işleyenlerin ‘suç ortağı’dırlar. (Cumhurbaşkanının ve Başkanlık sisteminin konuşulur hale gelmesi, başörtüsünün serbest olması katsayı uygulamasının kaldırılarak geçmişteki hatalara düşülmemesi, askeriyedeki değişim, yargı kararlarının sivil mahkemelere devri, vs.) Bu milletin vicdanını kanatanlar, hiçbir zaman iflah olmazlar. Bu yapılanlar Gayretullah’a dokunmuştur. 

Sadece ruhumuz değil, eşyamız bile gurbet hüznünü yaşıyor. 

Her şey o kadar açık ki. Bizim önce zihin yapımız düzelmeli. Onun düzelmesi için gereken şeyler düzelmeli. Kendilerini, evlerini, apartmanlarını, işlerini yönetemeyen fertlerden sosyal-siyasi yönetim başarılarının iradesi ve kadroları doğamaz. Görelim bunu artık! İdealist tarafını canlı tutan insanlarımızla, siyasi hayatlarını memleketine, milletine, ümmetine vakfeden gece/gündüz çalışanlara karşı düşmanlıklarını siyaset haline getirmişlerle aynı ülkede nasıl yaşanır. TBMM’deki grup toplantılarına ihtilâlcilerin yakınlarını alıp şov yapanlara siyasetçi mi denir? 

Bazı kavramlar içimize doğmadığı için, bazı kavramların içini de biz dolduramıyoruz.

Gurbetteyiz gurbette… 

Ne var yüreklerde ve zihinlerde? İstismar hesapları! Samimi olalım. Samimiyet, düşüncenin ilk şartıdır. Hatta Peygamberimizin “Din nasihattır” hadisinin öncesinde; “Din, samimiyettir” buyurduğu rivayet edilir. Dostlarınızın hatalarını münasip bir üslupla yüzüne, iyiliklerini ve güzel taraflarını da arkasından söylemeye gayret ediniz. Tersini yapan dostuna kötülük yapmış olur. Ne var ki teşvik ve takdir için olacaksa Allah’tan nefsini şımartmaması niyazıyla iyilikleri yüzüne karşı söylenebilir. Bir kardeşimizi yüzüne karşı tenkit etmenin edebi, gıyabında onun için dua ve istiğfar etmemizdir. Bunu yapabiliyorsak onu eleştirme hakkını da elde etmişiz demektir. Biz ne zaman kendimize, kendi içimize, kendi ruhumuza, kendi beynimize, kendi vicdanımıza bakmayı öğrenirsek, öz eleştiriyi başarabilirsek, kendimizi geliştirebiliriz. Böyle yapmak sözümüzün muhatabımız üzerindeki etkisini artıracaktır. Sözü biz söyleriz, tesirini Allah halk eder. İslâm Ahlâkı, “Başkalarını en az kendi nefsi kadar düşünmek” esasına dayanır bunu yapmıyor, yapamıyor iseniz; konuştuklarınız iddiadan ibaret kalır.

Yalama olmuş “hoşgörü”ye de dikkat edelim.

 Hoşgörülü olacaksak, Dinimize-mukaddeslerimize karşı yapılanlara değil, dünyamıza ve nefsimize karşı yapılanlar karşısında hoşgörülü olalım. Her birimiz kendi nasibimizin dünyasında yaşıyoruz ve yine her birimiz kendimizi o dünyanın mimarı gibi görüp, ülkeyi bizim basiretimiz kurtaracak ve bizim gafletimiz batıracakmış gibi sorumlu davranalım. 

Sevgi, nezaket, ihtiyat, ciddiyet, samimiyet, feraset, feragat, sabır, şefkat, duyarlılık, tutarlılık, hâlden anlama, kavrayışlı ve düşünceli olmak, işinizi yapmak, kendini başkasının yerine koyarak özeleştiriye yol bulmak, bilgiye öğrenmeye okumaya düşünmeye önem vermek, daima bir tekâmül çabası içinde olup ahval-i zamanı görebilmek, gösterişten uzak durmak, sosyal ilgileri canlı tutmak; kısacası, güzel ve iyi insan olmak, bu hayatı güzel ve iyi yaşamak. Önce milletim/ümmetim/devletim diyebilmek. Mesele bu!

Milli birlik kuvvetli olmazsa demokrasi yaşayamaz, fayda yerine zarar getirir.

Başımıza gelenlere de “Müslümanca” bakabilmeliyiz. Din, insan içindir. İnsanın mutlu olması içindir. İnsanın dengeli, şuurlu olması içindir. Ülkesini, vatanını, milletini, ümmetini sevmeyen/sevemeyenlere mutlaka âcil bir ibretler dersi verilmelidir. Son dönem ihtilal teşebbüslerine, bu vahim olaya bulaşanlara şunlar söylenmelidir. “Önce insan olacaksın. İnsan gibi insan. Sadece insan doğmak yetmez; insanî var oluşunu gerçekleştiren, normal insan. Aklıyla kalbiyle vicdanıyla şefkatiyle, merhametiyle insafıyla sevgisiyle, normal insan olacaksın. 

Tankın karşısına çıkanı öldürmek insanlıktan nasipsizliğin göstergesidir.”

Musibetlerin, mutlak olarak şer olmadığını, bazen mutluluğun da felaket haline dönüşebileceğini, hatta felaketten de mutluluğun ortaya çıkabileceğini unutmadan. Belki de, musibet, insanın haddi aşmışlığının sonucu. Gelecek mükafat ve ihsanın da başlangıcı. Musibetin darbesine karşı şikayet etmek, ağlayıp sızlamak aciz ve zayıf insanlar için olabilir. Haller ancak O’na arz edilmeli, O’ndan şikayet etmemeli. Görmesi duyması, anlayışı sınırlı olan bizler, odasına giren sineği bile çıkarmaktan aciz olduğumuzu unutmayalım. Nûrâni âlemlere giden yol, kabirden geçer. Şer gibi gözükenler, hayır; hayır gibi gözükenler şer olabilir.

 En büyük saadetler, çekilen çilelerin kazanılan imtihanların sonucudur. 

İlkokul çocuklarının sorularıyla üniversite sınav soruları aynı mıdır? Müslüman her hal ve şartta şanslıdır. Belalara musibetlere sabreder, mükâfatını alır. Nimetlere şükreder ecrini alır. O halde ikazlarla, dertlerle, sıkıntılarla ve belalarla beraber yaşamayı öğrenmeliyiz. Teknoloji her gün hayatımıza yeni imkanlar sunuyor! Peki neden insanlık maddeten ve manen kan-revan içinde? Bu basitlik, bu yozlaşma, bu kirlenme, bu ufunet neyin nesi? Mesele ahlak meselesidir, sorumluluk şuuru meselesidir, tefekkür meselesidir, denge meselesidir.”

Son zamanlarda dinî kimliği öne çıkan insanların bazı halleri, bunu malzeme yapmaya alışmış “mal bulmuş mağribi” gibi hareket edenleri çok sevindirmiş, dindarları ise son derece üzmüştür. Bu ve benzerî olayları farklı cephelerden değerlendirip “nefs muhasebesi” yapmamız icab eder. “Şuyuu vukuundan beter” durumlar, genelde ahlakî zâfiyetlerden kaynaklanıyor. Burada sorulması gereken soru malzeme mi veriyoruz, malzeme mi arıyorlar. Örnek aldığımız Peygamberimizin hayatını, kronolojik bir tarihi siyer kitabı olarak değil, “Hayatın içinde bir Peygamber” olarak okumalıyız. ‘Yanlışlarımıza müdahil bir Peygamber’in izinden gitmeliyiz. O izi sürmeye çalışan bizler “Sünneti çağa taşımak” diyoruz. Uyguluyor muyuz? Verilen maddi-manevi imtihanlar, hizmetler, Dâvâları için nelere katlanıp nelerden vazgeçtikleri vs. Bütün bunlar, mevıza kitaplarında veya zihnimizin bir köşesinde mi kalacak? Din vahye dayanan zaman ve mekan üstü bir hayat nizamı olduğuna göre her hal ve şartta ona uyup kendimize bir çekidüzen vermemiz icab etmez mi? Çocuklarının muhafazakar aile yapılarına uymayan hal ve hareketleriyle mi hatırlanacaklar?

Dindarlar sadece çok evlilikleriyle, yaşadıkları lüks hayatlarıyla, kısa zamanda ve genç yaşta elde ettikleri servetleriyle, çocuklarının muhafazakar aile yapılarına uymayan hal ve hareketleriyle mi hatırlanacaklar? 

Karşı tarafın peşin hükmü, bazı şeyleri büyütmesi vs. olabilirse de hırsızın hiç mi kabahati yok! Yaptıklarına âlet ettikleri mukaddes değerlere bir baksınlar. Meselâ borç içinde vefat eden Rasulüllah’ı, evliliklerde gözetilen durumlar (zaruretten kaynaklanan, siyasî ilişkileri geliştirmek için yapılan, düşmanlığı azaltmak için yapılan, teşri amacıyla, kadınların sosyal güvencesi olarak, kadınlara dini bilgileri nakledecek hanımlara duyulan ihtiyaç vs.) kaale alınıp, ciddî bir esere bakılarak hareket edilemez mi? Yahut yapılanlar ne derece “sünnet”e uyuyor, “sünnet” derken nefsimizi karıştırıp, kendimize göre yorumladığımız oluyor mu, olmuyor mu?

Düşünülecek çok sarp meselelerin içindeyiz. Yakamızı paçamızı bırakmadılar. Sevgiyi-saygıyı, merhameti-şefkati reddeden hayat tarzlarının icbarıyla ruh dünyamızı kan-revan içinde bıraktılar. Birbirini tahribe çalışan insanlar, zulümden yakınma hakkına sahip olabilir mi? Mukaddes Kitabımızda, “Siz kendi kendinize zulmedersiniz” denmiyor mu? İşte ediyoruz. Kendi kendimizin hem zâlimi, hem mazlumuyuz. Toplumun hayatiyet akışında ve dokusunda ne görülüyor? Sokaklarda, vasıtalarda, komşuluklarda, akrabalıklarda, arkadaşlıklarda, çarşıda-pazarda, iş ilişkilerinde, çeşitli sosyal kanallarda ve kesitlerde akıp giden yaşayışımız nicedir? Yaşıyoruz da görmüyor muyuz? 

Batıcı hayat tarzı, ne şefkat bıraktı, ne sevgi ne saygı. Bu dayatılan Batıcı hayat tarzı, ne şefkat bıraktı, ne sevgi ne saygı. Ne merhamet kaldı, ne de yardımlaşma-dayanışma. İnsanımız bu kadar yozlaşmamalıydı. Bu hale düşürülmemeliydi. Sonuçta iç dengemiz bozuldu. Çare mi? 

Özümüze, kendimize dönelim. Başka çare yok!

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle