Gün’lerle Güdülmek
Sevgililer Günü her yıl bütün dünyada kutlanan popüler bir gün. Her yıl sevgililer, eşler birbirlerine hediyeler alırlar. Jestler yaparak birbirlerine olan sevgilerini bir kez daha ifade ederler. Sevgi, aşk, sadakat, bağlılık gibi kavramları içerdiğinden evrensel bir gün. İnsanın en temel duygusal ihtiyaçlarına karşılık geldiği için de neredeyse herkesin çokça benimsediği bir kavram. Tabi bir yandan da bu günün ticari bir boyutu vardır. Bütün dünyada markaların satışları artar. Sevgilisine, eşine hediye almak isteyen insanlar bu markaların reklam akınına uğrarlar. Aslında bu gün, batı dünyasında “Valentine’s Day” olarak geçer. “Valentine” aslında bir kişidir ve Aziz Valentin diye geçer. Aziz Valentin, aynı zamanda doktor olarak çalışan bir Katolik rahipti. Valentin’i 14 Şubat 270’te dövdüler, taşladılar ve kafasını keserek öldürdüler. Sevgi dolu hizmetini hatırlayan insanlar onun hayatını ve hizmetini kutlamaya başladı. (İsteyenler devamını internetten bulup okuyabilirler.)
Batı; girdiği her yere zulüm, kan, gözyaşı götürdüğü için karşı hareketleri yapanların (yaptıkları) günlere ‘özel günler’ ihdas ettiler. Anneler günü, babalar günü, yaşlılar günü, hemşireler günü, polisler günü, vb. Hayatın bütünlüğü yerine kapitalizmin daha fazla mal satma düşüncesi, üreten değil tüketen tüketilen ‘özel gün, kutlanan gün’lerle güdülüyoruz. Zihni işgal, dijital işgal, ışıltılı/pırıltılı araçlarla işgallerin farkında olmayınca uyuşturulunca da bütünlüğümüzü de koruyamayınca da her geleni kabullenir halimizden dolayı da ‘özel gün’lere boğulduk. Özel günlerle güdüldük güdülüyoruz.
Bütün bunlar kimliğimizi, kişiliğimizi, şahsiyetimizi kaybetmenin sonucu.
Ortak değerimiz/kültürümüz yok edildi. Eğitimimiz, kültürümüz, sanatımız masonik zümrenin elinde. Eğitim sistemi, bu ülkenin insanını sistemli olarak sekülerleştirmeyi; bu ülkenin medeniyet ruhunu, iddialarını, rüyalarını, dinamiklerini yok etmeyi, Batılıların uşağı bir insan, bir toplum tipi icat etmeyi amaçlayan ancak sömürgecilerin uygulayabileceği yabancılaştırıcı, bir eğitim sistemidir. Gençliğe, kendi anladıkları dil ve kavramlarla seslenmek bir zarurettir. Yeter ki o dil ve kavramlar kendi medeniyet ve kültürümüzün çizdiği idealden gelen bir özle dolmuş olsun. Devreden çıkarılmış olan dünya görüşümüzü devreye sokmamız lazımdır. Basında, televizyonda, bilim kürsülerinde ve sanat alanlarında.
Medeniyetimize yabancı gözlükle (başkalarının gözüyle) bakan, yerini-yönünü-istikametini kaybetmiş bir toplum özel günlerle güdüldüğünün farkına varabilir mi? Beyinler uyuştu, ruhlar iğdiş edildi, ne yaptığını bilemeyen komada bir insanlık dramını yaşıyoruz. Rehabilite edilmesi gereken hasta bir toplum; özel günlerin farkına varır mı?
Seküler Batı’dan gelen her unsur, Hıristiyan Pagan kültürel köklere sahiptir ve bizi muhteşem irfanımızdan uzaklaştırır. Zoraki olarak yaşattırılan ortam; insanları, öbekleri, kesimleri birbirine düşüren, insanların entelektüel melekelerini, düşünme/düşünce üretme kapasitelerini sıfırlayan; bakışlarını sakatlayan; görüşlerini, ufuklarını, zihinlerini daraltan bir ortam.
Ruh köklerimiz, bizi biz yapan değerlerimiz, bizi canlı ve ayakta tutan değerlerimiz/dinamiklerimiz dinamitlendiği, kurutulduğu için aidiyetimizi kaybettik. Girdiği yere şeklini veren bir millet, girdiği yerin şeklini aldı. Fiilen işgal edilmedik ama zihnen/ (kültürel olarak) işgal edildik. Özgüvene ihtiyacımız var. Batı’nın kölesi olduk. Tek vazgeçilmezimiz olan İslâm yok edildi. Hayatın dışına çekildi. Sekülerizm, Kemalizm canlı tutuldu ve toplumumuzun kutsalı haline getirildi. Batı; ruhsuz dünya inşa etti. Hayatı ruhsuzlaştırdı. Fıtratımızı koruyamaz hale getirdi. Bize ait olmayan gayri ahlaki, gayri meşruluklara karşı hassasiyetimizi kaybettik. Başımıza gelenlerden ders çıkartamıyor, yaşananları tecrübe hanesine kaydedemiyoruz. Düşünmeden, duygulanmadan, hassasiyet göstermeden yaşamayı bir hayat tarzı olarak benimsemiş insanların bu topluma verecekleri ne olabilir? Bizde, ne çağı, ne dünü, ne yarını zerre kadar bilmeyen ve anlamayan ‘vurdumduymaz sorumsuzluğu’ hâlâ devam ediyor.
Hem sosyal acılarımız ve ağrılarımız hem de psikolojik acılarımız, ağrılarımızla baş etmek, onları tedavi etmek yerine insanımızı (bilhassa gençleri) sosyal medya üzerinden kaybettik. Işıltılı-pırıltılı neonların, süslerin arkasında, temelinde fikri-zihni sıkıntı var. Mesele kimlik, kişilik, şahsiyet meselesi. Hiçbir şuurlu direnç göstermeden yapılanları kabulleniş, teslim oluştur bu. TV-bilgisayar-internet-magazin ağı insanımızı abluka altına aldı. Kimlik bunalımımız, ‘varlık bunalımı’na dönüştü. Kimlik bilinci gelişmeliydi. Kendi değerlerine güveni olan her toplum; hayat tarzını inandığı gibi yaşamaya, inşaya yahut muhafazaya dikkat eder. Bu dikkat ve duyarlılık kaybolunca özel günlerin AVM’lerine (alış-veriş merkezlerine) gidilir. Kitleler; ihtiras, entrika, süflî adi, çarpık ve sapkın ilişkiler, ilkel dürtüler ve cinsellik sömürüsü üzerinden ayartarak ekrana kilitlenir. Yapılan bu! Toplumun yüzyılların mücadelesi, çilesi sonrasında geliştirdiği, varlık sebebini oluşturan temel değerleri, anlam haritaları, yerle bir edilince neyi yapıp yaşadığının farkına varabilir mi?
Değerler sistemimizin imhasıyla, aidiyet duygusu duymayan milletin hassasiyetlerini kaale almayan yapının sonucu özel günlere alıştık/alıştırıldık. Tüketimin çekiciliğini artırmak için,
Her gün özel günler haline getirilir. Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaket, başına ne geldiğini bilememesidir. İnşallah bizler bu felakete ‘dur!’ deriz. Gelecekte, ancak medyaya ve diğer modern şartlandırma vasıtalarına kafalarını kaptırmayanlar bir şeyler yapabileceklerdir.
Bizim yaşadığımız her gün özel günümüzdür.
Kendimiz olalım, özümüze dönelim. Kendimiz kalalım.







