En önemli meselemizin farkında mıyız?
Günlük olaylar kafamızı kalbimizi istila ve işgal ediyor adeta. Hangi meselenin bir numaralı meselemiz olduğunu seçemez hale bile geliyoruz. Bu durumda hemen Hûd Suresi’ndeki âyetin ikazını düşünmeye başlıyoruz: “Emr olunduğun gibi istikamet üzere ol!” (Hûd sûresi 112. Âyet ) Demek bizim kafamızı, kalbimizi meşgul etmesi gereken bir numaralı meselemiz, istikametimizi koruma meselemizdir! Yoksa günlük olayların istila ve işgaline maruz kalıp da hayatımızın bir numaralı meselesi olan istikametimizi koruma konusunda büyük gaflete düşmek değildir. Bu konuda kimse kendini istikametini koruma görevinden hariç tutamaz. “Benim istikametim düzgündür, ben garantideyim, istikametimi koruma hassasiyeti duymama gerek yoktur” diye bir rehavete kapılamaz. Bu sebeple, kafaların karışıp dikkatlerin dağıldığı devrelerde istikametini koruma konusu, hemen hepimizin bir numaralı meselemiz olduğunun farkında olmamız gerekmektedir!
ZAMANA UYMA TUZAĞI
Nitekim Peygamber Efendimizden aldığımız şu çarpıcı uyarı da bizi mutlaka düşündürmelidir. Buyurmuş ki: “Hud Suresi’ndeki ‘Emr olunduğun gibi istikamet üzere ol!’ ayeti beni ihtiyarlattı!” Emr olunduğumuz gibi istikamet üzere olma hassasiyetimiz de bizi ihtiyarlatacak derecede bir numaralı meselemiz olmalı, saçlarımızı beyazlatacak derecede sorumluluk duygusu içinde istikametimizi koruma şuurunda ve hassasiyetinde olmalıyız. Bu, bir şahsiyet meselesidir. “Zamana uyma” propagandaları yanında, Müslümanları İslam dışı hayat tarzına zorlayıcı sosyo-ekonomik kurumların bol miktarda kurulmuş ve kurulmakta olduğu gerçeği, bu konudaki tehlikenin büyüklüğünü en açık ve en acı şekliyle gözler önüne sermektedir. Bu noktada Müslümanları iki neticeden biri beklemektedir:
- Zamanın akışında erimek ve sonsuz sonu kaybetmek.
- Zamanın akışına soylu bir karşı çıkışla hayatı hakka uydurmak ve sonsuz sonu (ebedî hayatı) kazanmak.
Müslümanın Müslümanca yaşamakta kesin kararlı olması ve inançlarının kurtarıcılığına inanmasıdır. Müslüman, bu çalışmasını ikmal edemese bile, yapabildiği kadarıyla yapmalı, fakat asla bu şuur ve gayretten uzak kalmamalıdır. Hayatın gayesi, tek kelimeyle “Allah’a kulluk”tur. Kulluk ise hayatı, Allah’ın emir ve yasaklarına göre yaşamak demektir.
MEMLEKETİ DE ALLAH İÇİN SEVMELİYİZ
“Dünya sevgisi” ve “ölüm korkusu” gibi, İslam’ın dünya-ahiret dengesinin iki azılı düşmanını Müslümanların zihinlerine hâkim kılmaktadır. İmanın mü’mine yüklediği yüke rağmen mü’min, kötülüklerin yayılmasına karşı tepkisiz kalamaz. Allah katında önemli olmayan bahanelerin arkasına sığınamaz. Şartları, siyasi menfaatleri, kişisel ihtirasları, kabile ve ülke menfaatlerini kollama gibi gerçeklerle Allah’a isyanın yayılmasına karşı sessiz kalamaz: hatta isyanın yayılmasına imanın gerilemesine karşı aktif görev sorumluluğunu “din görevlileri” adı altında resmi vasıflı bir kitleye de terk edemez mümin. İman bir nimetse her mümin o nimetin külfetine katlanmak zorunda olduğunu bilmelidir.
Rasulullah Efendimiz bu tavra bir şahsiyet meselesi olarak bakmaktadır.
HAKKI SÖYLEMEKTEN ÇEKİNMEYİN
Ebu Said el Hudri (r.a)’ın rivayet ettiği bir hadiste “Sizden biriniz kendini küçük görmesin” diyerek şöyle buyurmaktadır: “Sakın ha! Bir kişinin insanlardan çekinmesi, bildiği bir hakkı söylemesine engel olmasın.” Aynı hadisin başka bir rivayetinde ise uyarı şöyledir. “Sakın ha! Sizden biriniz gördüğü veya şahit olduğu bir gerçeği söylemeye insanlardan çekinmesi sebep olmasın Hakkı söylemesi, ne ecelini yaklaştırır ne de rızkını uzaklaştırır.” Mesele istikamet çizgisini son nefesine kadar koruma titizliğine sahip olması, zamanla bozulma ve gevşemeye düşmemesi, kazandığı bu düzgün istikametini gaflete dalarak kaybetmemesidir! Kuran-ı Kerim’deki “Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma ve bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç şüphe yok, lütfu bol olan yalnızca Sensin.” (3 Âli İmran sûresi 8. Âyet) Rasulüllah Efendimiz de en çok “Ya mukallibel kulûb. Sebbit kalbîy ala diynik (Kalpleri eviren çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl).” Bir diğer duaları “Ey Rabbim! Hakkı hak olarak göster, Hakka tâbi kıl. Bâtıl’ı Bâtıl olarak göster. Ondan kaçınmayı nasip eyle!) ‘Allahümme hasıbnî hısaben yesîra’ (Allah’ım! Beni kolay bir hesapla hesaba çek)” diyordu.
BELAYA RAĞMEN ŞÜKRETMEK
Müslüman her hal ve şartta şanslıdır. Belalara musibetlere sabreder, mükafatını alır. Nimetlere şükreder ecrini alır. O halde ikazlarla, dertlerle, sıkıntılarla ve belalarla beraber yaşamayı öğrenmeliyiz. Teknoloji her gün hayatımıza yeni imkanlar sunuyor! Peki neden insanlık maddeten ve manen kan-revan içinde? Bu basitlik, bu yozlaşma, bu kirlenme, bu ufunet neyin nesi? “Rabbinsurnî alel gavmil müfsidin (Ahlaki çürümeye yol açan şu topluma karşı bana yardım et!)” duasına sığınma zamanı herhalde. Demek oluyor ki, hiç kimse şu anki düzgün istikametine bakıp rehavete kapılmasın. Yine hiç kimse de şu andaki kötü istikametine bakıp da ‘benden istikameti düzgün bir adam olmaz’ diyerek ümitsizliğe düşmesin. Hemen herkes istikametine sahip olma ve düzeltme konusunda saçlarını beyazlatacak derecede ciddi bir dikkat ve şuurun içinde olsun. Allah Resulü’nü ihtiyarlatan istikametini koruma titizliği, hemen hepimizin de saçlarımızı beyazlatacak derecede önemli meselemiz olsun! İstikametimizi koruma diye bir meselemizin varlığının farkında bile değil miyiz yoksa!
ASIL MESELE MANEVİYATTA
Manevi meseleyi halletsek, diğer meseleler tıpış-tıpış ‘hal yolu’na girer. Her şey oraya bağlı. Maddi meseleler, hangi sistematik çerçeve içinde olursa olsun, insan’a bağlı. İnsanın ruhuna, ahlakına, vicdanına, seciyesine, seviyesine bağlı. Başkası bize zulmediyor. Ama önce biz kendi kendimize zulmediyoruz. Bazen düşünmüşümdür. Bir düğme olsa ve o’na basınca istenilen gerçekleşiverse... Ben de “kendin için istediğini başkası için de istemek, kendin için istemediğini başkası için de istememek” kaidesinin yürürlüğe konulacağı düğmeye bassam, ne olur? Sadece bu, sadece bu kaide uygulansa... Ne olur? Lâteşbih, ortalık cennete döner! Bu kaideyi sadece inananlar tam, olarak uygulasa, yine de kâfi gelir. Fakat olmuyor işte! Niçin olmadığını da anlamak, teşhis etmek pek işimize gelmiyor. Örnek insanlar, rehber insanlar vardır. En mükemmel örnek (nümune-i imtisal) Resûlullah’tır. Nasıl yaşamış Resûlullah Efendimiz ve O’nun yolundaki üstün insanlar? Önce, Resûlullah’ın hayatını, gücümüz nisbetinde iyi bilmeliyiz. Sonra, O’nun yolunda olan rehberlerin tanıyabildiğimiz kadarını, iyi öğrenmeliyiz. Onları düşün. Bugün yaşıyor olsalardı ne yapacaklarını düşün. Bunaldığın meseleyi, yaşasalardı “nasıl çözerlerdi”yi düşün. İnandığını yaşamak bu demektir. Akış ve bütünlük ancak böyle tahakkuk eder.
Okumalar yapsak Peygamber Efendimizin hayatından. Her hal ve şartta dinimizi nasıl yaşamış, nasıl öğretmiş, nasıl tebliğ, telkin ve irşadda bulunmuş. Hayatımızın en büyük, en önemli özelliği; inanmış olmamızdır, Müslüman olmamızdır.
İNANıYORSANıZ ÜSTÜNSÜNÜZ!
Doğru bakış, insana yöneliktir. Yeni bir anlayışa, bir zihniyet inkılâbına muhtacız. Durmadan tekrarlanıp duran “değişim”e kavuşmadan, ne tarih, ne iktisat, ne siyaset, ne fikir hürriyeti, ne ilim, ne medeniyet, ne de diğer kavramlarla ilgili meseleleri; bırakınız çözmeyi, seviyelice münakaşa etmek dahi mümkün olmaz. Dünyanın sancısı, İslam’a, Kur’an’a yaklaşma ihtiyacının sancısıdır. Beşeri kültürün her dalında meydana gelen tıkanmanın-kararmanın-soğumanın ve teknolojik oyuncaklarla idrakleri uyuşturmaya çalışmanın sebebi aynıdır. İnsanlık kültürden kaçmıyor, kültür yetmezliğine çare bulamamanın dehşetinden kaçıyor. Bu kaçışın yeni arayışlara ve yönelmelere dönüşmesi, çağımızın hadisesidir, manasıdır. Unutmayalım, İslam’sız hayat olmaz. Hayat İslam’dır çünkü…







