Düşünmeye ve muhasebeye muhtacız!
Bugün Müslümanların hayallerini “iktidar” ve “güç” süslemektedir. Bu zihinlerdeki Peygamber imajını bile “sultan”a dönüştürdü. Halbuki O; “Ben de senin gibi kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!” demişti.
Müslümanlar İslam’ı kimden öğrenmişlerse onun İslam anlayışını tevarüs ediyorlar. Bugünkü İslam anlayışının hemen birçok rengi, İslam’ın ana renginden az ya da çok farklılıklar içeriyor. Eğer Peygamber Efendimiz kabrinden kalkıp gelebilseydi, zannederim günümüzde “Ben Müslümanım” diyen birçoklarını İslam’a davet ederdi. Sahabeden Hz. Muaz’ın naklettiği bir hadis var, bu hadis mealen şöyle: “Bir gün gelecek bid’atlara sünnet diye sarılacaklar, sünnetleri bid’at diye terk edecekler. Biri çıkıp da, ‘Ey Müslümanlar! Şu işlediğiniz bid’attır!’ diyerek o konuda gerçek sünnete çağıracak olsa, insanlar onu bid’atçı diye taşlayacak.”
İKTİDAR VE MENFAAT ADINA karunlaştık!
İslam, siyasette piramidik bir modele dönüştürüldü ve namazdaki gibi ‘saf modeli’n yerini üsttekilerin ayağını alttakilerin başı üzerinde durduğu “piramit modeline” bıraktı. Müslümanlar, ahlakî hedefleri olan bir gelecek tasarımı yerine dünyevileşmeyi koydular. Bu iki alandaki çözülme, dini alanda da gerçekleşti ve din “Hıristiyanlaşmaya” “Ruhsuzlaşmaya” maruz kaldı. Bugün Müslümanların hayallerini “iktidar” ve “güç” süslemektedir. Bu yaklaşım, zihinlerdeki Peygamber imajını bile “sultan”a dönüştürdü. Öte yanda ise, karşısındaki insana “Ne titriyorsun be adam! Ben de senin gibi kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!” diyen bir peygamber duruyor. Bugünün ortalama Müslüman’ın popüler din anlayışı, maalesef Asiye’ye değil Firavun’a özendiren bir din anlayışı. İbrahim’in sancısına değil Nemrud’un kamçısına imrenmek de diyebilirsiniz buna. Karunlaşmış bir mantık elbette başarıyı Allah’tan bağımsız planlamaya kalkacak, O’ndan bağımsız kalacak ve düşünecektir. Tıpkı Karun gibi “Bu benim yeteneğim sayesinde bana verildi” diyen bir anlayış.
MADDİYAT İÇİN UHUD OKÇULARI OLDUK
Dini ve o dinin Peygamberini hayatın dışına çeken bir anlayış yerleştirilmesin. Hayatın içinde bir Peygamberin Ümmeti olduğumuzu unutmayalım. Hayatını Allah ve Rasulü’nün ölçüsüne göre yaşamaya çalışan ve Sünneti çağa taşıma gayreti içinde bir Müslüman anlayışını hayata hâkim kılalım. ‘Mü’min şahsiyeti’nin icaplarını yerine getirelim. Bulanık bir ortam. İnsanların bir parça Müslüman, bir parça gayrimüslim olduğu bir zemin. Yani kırılgan ve kaygan bir zemin. İlkelerin kaybolduğu/kaybettirildiği, ilkelerin yanlış algılara feda edildiği, dünyevi maslahatın uhrevi maslahata üstün geldiği bir zemin. İşte bu dönemde oldu ne olduysa. İnsanlar, yani Müslümanlar dünyayı keşfettiler; tıpkı dört yaşında bir çocuğun birden bire parayı keşfedip paranın dünyada her şey olduğunu düşünmesi gibi. Dünyayı keşfedince, aynen Uhud’da ganimetlerin sahipsiz kaldığını gören okçular gibi abanı verdiler üzerine. Mevzilerini, siperlerini terk ettiler. Ve tabi siperlerini terk eden okçular ganimeti de elde edemediler; çünkü savaştan ziyade kendilerini kaybettiler.
Kendini kaybeden insan tasavvuruyla insan eylemleri arasında doğrudan bir bağ vardır. İnsan tasavvuru ise, inancından ayrı değerlendirilemez. Bu noktada şu soru kaçınılmaz olur: Eğer tasavvur bulanıksa, eylem nasıl duru olabilir? Kişinin eylemi bilgisini aşamaz; kişinin bilgisi bilincini aşamaz, kişinin tasavvuru inancını aşamaz. Onun için de bu olumsuz sonucu doğal karşılamalıyız. Şu anda zor olanı değil, kolay olanı tercih ediyoruz. Şahsiyeti imaja feda ettik. İmajla yetiniyoruz. İnsan olmadan Müslüman olmanın yollarını arıyoruz. Ortada şahsiyet yokken, şahsiyetsiz kadrolarınız, o kadrolarla oluşturduğunuz kurumlarınız varsa, işiniz zor demektir. Onun için de; birçok noktada tabiri caizse çoğalıyoruz.
Düşmanımıza olan nefretimizin içi boş olmamalı. Çünkü onu dengeleyecek olan, dostunuza olan derin muhabbetinizdir. O muhabbet olmayınca, ‘nefretimizin ne kadarı düşmanımıza karşı duyduğumuz hayranlıktan kaynaklanmaktadır’ o belli değil. Vardığımız noktada, düşmanımızın çok kötü bir kopyası olmayacağımızı kimse garanti edemez. Demek ki hâlâ yenilmişlik psikolojisi var. Unutmayalım, İbn Haldun’un dediği gibi, “Mağluplar daima galipleri taklid ederler.” Bizim psikolojimiz mağlubiyet psikolojisidir. Onun için de mağluplar gibi davranıyoruz. Önce mağlubiyet psikolojisinden kurtulmamız şart.
‘ANADOLU MÜSLÜMANLIĞI’ ÇIKMAZDA
Bizimle Anadolu coğrafyası dışındaki coğrafyalarda ortaya çıkan hareketleri ayıran bir takım temel farklılıklar var. Bir kez bu coğrafyada son yüzyılda estirilen o korkunç fırtına, İslam coğrafyasının başka hiçbir tarafında estirilmedi. Köklerimizle bağımızı kopardık. Bizim başımıza hiçbir Müslüman topluluğunun başına gelmeyen şeyler geldi. Biz de bu badireyi atlatıncaya kadar gecekonduculuk yaptık. Nereyi bulduysak oraya eldeki yetersiz imkanlarla mütevazı, plansız, projesiz, alt yapısız binalar konduruverdik. Var olup olmama mücadelesiydi, bir fırtınaydı. Fırtınadan sakınmak için, kim nerede bir çukur bulduysa, oraya sığındı. Olmak ya da olmamak meselesiydi. Aradan yıllar geçti, hatta on yıllar geçti lakin çukura yatanlar başlarını bir türlü kaldırıp da bakamadılar.
Mevsim kimi zaman yumuşar gibi oldu. Kısa sürede meltemler esti. Fakat fırtınayı yaşayanlar için hâlâ en emin sığınak kendilerini ilk attıkları o çukurlardı. Bu yüzden, İslam dünyasından son yüzyılda yükselen İslamî sesleri çoğu doğru algılayamadı. Bazıları hiç duymadı, duyanlardan bazıları hayra yormadı, hatta düşmanca tavır alanlar bile oldu. Tabi, geldik bir yerde tıkandık. Geldiğimiz bu noktadan geriye dönüp baktığımızda, bazı şeylerin yerli yerinde olmadığını görüyoruz. Velhasıl şu anda en acil ihtiyaç şahsiyetli insan ve şahsiyetli insan yetiştirecek müesseselerdir. Daru’l Erkam diyeceğimiz müesseseler ve şahsiyetli insanlar.
TOPLUM TIPKI BİR BİNA GİBİDİR
Toplumun rahatlığı ve selâmeti, fertler arasındaki karşılıklı yardım ve güvene bağlıdır. Bu birliğin bozulması ve zayıflaması, fertlerinin hepsinin yahut bir kısmının sorumluluklarını ihmal etmesinden kaynaklanır. “İslam insanı” tabiri, mahiyetinde büyük ve derin manaları barındıran bir kavramdır. İslam’ın, kendi insanından istediği değerleri taşıyıp taşımadığını ve dolayısıyla bu tanımlamayı hak edip etmediğini sorgulaması için Müslüman birey, aile ve toplum açısından çok önemli bu kavram. Çünkü “İslam insanı” olan / olabilen fertlerden müteşekkildir İslam ailesi. İslam insanı toplumun kimliğini tesbit açısından bir ölçü aynı zamanda. Toplum bir bina gibidir. Eğer binanın bir tuğlası zayıflarsa, er ya da geç, bütün bina sağlamlığını kaybeder. Toplumun ayakta durması için -kişisel hürriyete saygı duymak ve inanmakla birlikte- fertlerin kaynaşması gerekir.
Toplumun bu özelliğini öğretmek için Sevgili Peygamberimizin getirmiş olduğu temsilde şöyle ifadede bulunuyor: “Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edenle, bu hususta müdâhene (riyakarlık ve ihmal) gösterenlerin durumu, su üzerinde bir geminin alt ve üst kısımlarını paylaşmak için aralarında kura çeken bir cemaatin durumuna benzer. Kimisine geminin üst kısmı, kimisine de alt kısmı düşer. Aşağıdakiler, yukarı çıkıp su alır ve yukarıdakilerin üstüne su sıçratırlar. Bunun üzerine yukarıdakiler: ‘Yukarı çıkıp bize eziyet etmenize müsaade etmeyeceğiz’ derler. Aşağıdakiler buna, ‘Geminin alt kısmında delik açarak suyumuzu alırız’ şeklinde karşılık verirler. Bu durumda, eğer onlara el çektirip mani olurlarsa, hepsi birden kurtulurlar; şayet kendi başlarına bırakırlarsa, hepsi birden boğulurlar.” (Buhari)
DEMOKRASİNİN İSLAMA İHTİYACI VAR
Batı bugün, yere açıkça düşmemek için teknoloji çengeline tutunmaya çalışıyor, kan revan içinde kalmış elleriyle. Ama bizde, demokrasinin temeli de yok, amacı da! Onlarınkinin temelinde bir şeyler var, lâkin yetersiz ve bozulmuş; bizimkininse temeli yok. Onlarınkinin amacı sapmış; bizimkinin amacı yok, taklitten başka ufku yok! Yanlış yaklaşıyoruz. İslam’ın demokrasiye (öz varlığıyla) ihtiyacı yok; demokrasinin İslam’a ihtiyacı var.
“Uzman” yetiştirmek, “insan” yetiştirmenin bir parçasıdır. Küçük bir parçası... Her şeyi uzman yetiştirmekten ibaret sayarsanız, kaht-i rical’in gayyasına doğru inmeye devam ederiz; uzmanlığımız da bir ise yaramaz hale gelir. Bütünün dengesi bozulunca, bundan zarar görmeyen unsur ve uzuv kalmaz. Unutmayalım: “Ummana uzman olunmaz.”







