--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Dünyanın sancısı

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

İslam “dinlerden bir din” değildir. İslam, hayatın uzağında veya dışında birtakım dar alan alışkanlıklarıyla veya merasimleriyle yaşanabilecek bir din değildir. Hayatın bütün zamanlara ve mekanlara şamil hakikatidir. Dünyanın sancısı, İslam’a, Kur’an’a yaklaşma ihtiyacının sancısıdır. 

Bütün işlerde temel 

prensibimiz ne olmalı?

Bir değerin ihyası, değersizin üzerinden yapılamaz. İyi olduğuna hükmettiğimiz bütün işlerde temel prensip şudur: Allah için yapılacak bir işin makbul olmasının ilk şartı, o işi Allah’ın istediği gibi yapmış olmaktır. Bu kural İslam adına yapılan hizmetler için de geçerlidir. İnsanlar arasında iyi görülüyor olması bir işe İslamilik kazandırmaz.

Şeriat’ı olan bir Peygamberi hakem tayin edemiyoruz. Hayata müdahale eden bir din bizi rahatsız ediyor. ‘Vahyin Kutsalı’ yerine kendi kutsalını tercih eden bir yapı ile karşı karşıyayız bugün. Dünyevîleşme tehlikesine dikkat çekip, ‘Dine hizmet edenler’in lüks, israf, konfor içinde yaşayışları, servet üzerine servet yığmaları doğal hale geldi. Normal yiyip içmelerin, gezmelerin, tatile gitmelerin bile mükemmel sofralarda, lüks otellerde, ‘tatilya’larda, merasimlerle yapılır hale getirildi. Bununla da yetinilmedi, başkalarını da tahrik, teşvik, özenti içine sokarak,‘sade hayat’ unutuldu/unutturuldu.

Üstad’ın dediği gibi: 

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek.

Siz hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

Cemaat anlayışımıza 

dikkat ediyor muyuz?

Cemaat olmayı ve cemaat olarak yaşamayı benimsiyor olmamız, evine kapanmış Müslüman kimliğinden kıtalara açılmış Müslüman kimliğine geçmemizi sağlayacaktır. Şüphesiz cemaat anlayışı, o kavramın içini doldurması gereken muhtevası ile mümkün olacaktır.

Müslümanların büyük bir bölümünün ‘cemaat’ telakkisinden ne anladığını sorgulaması gerekiyor. Cemaatleşmeyi nafilelerden bir nafile görenler olduğu gibi, ‘kendi cemaati’ni İslam’la özdeş görenler de olabiliyor. İfrat/tefrit salıncağında sallan dur! Kafa yormak, incelemek, ‘edille-i şeriyye’ye vurmak, Sahabeyi kiramın izini sürmek, neticede Allah ve Rasulü’nü her hususta hakem tayin etmek kolay mı? Hasetlikten, fesatlıktan, dedikodu ve gıybetten uzak durmak, kul hakkına riayet etmek, İslam kardeşliğini zedelememek, doğrunun/iyinin/güzelin/mazlumun/hak ve hakikatin yanında olup yanlışın/kötünün/çirkinin/ bâtılın/zulmün karşısında olmak nefse ağır gelmez mi?

Başörtülülerin ve namaz kılanların çoğalması, cemaat-dernek-vakıf hizmetlerinin artış göstermesi, İslam’dan uzak toplumu ne kadar etkilemiş, haramların işlenmesine ne kadar mani olunmuş, boşanmaların artması ne ölçüde önlenip, ailenin korunup kollanması sağlanmış, basit maddi sıkıntılar yüzünden Müslümanların bankaya faize bulaşmasına ne derece engel olunmuş, buna bakılmalıdır. Yaşlıların, hastaların, muhtaçların ilahi emanetler gibi muhafaza edilmesi sağlanabilmiş mi, ihmal mi edilmiş  buna bakılmalıdır.

Bu din, hayatın dinidir

İslâm, hayat tarzımızdır. İslâm, canlı-cansız her varlık için bir rahmettir. “Ey iman edenler! Hepiniz toptan barış ve güven dini İslâm’a girin! Şeytanın adımlarını izlemeyin!” Yani, hepiniz İslâm atmosferine girin; İslâm inancını ve ahlakını yaşayın. Bu sayede siz, aileniz, toplumunuz ve bütün insanlık barış ve huzura kavuşmuş olur.

Son dönem yaşanan olayları tahlil ettiğimizde hâlâ hürriyeti kullanırken ‘kendi mukaddeslerimizi tahrip edip etmediklerinin muhasebesini bile yapmaktan âciz hale getirilen, dünyayı ve dünyalığı putlaştıran,  bu anlayışın devam ettiğini görüyoruz. ‘Ne istiyorsam onu yaparım.’ şeklinde özetlenebilecek anlayış, nefislerin de hoşlanacağı bu düşüncenin bir anda yayılmasında elbette şaşılacak bir şey yoktur. Herkes kendi başına bir devlettir âdeta. Ferdiyetçilik abartılmış, İslam’ın ruhu olan cemaat idraki aşağılara çekilmiştir. Akılcılık öne çıkmış, iman sahibi insanlar bile âyet ve hadislere karşı cüretkârane bir dille ‘bana göre’ diyerek karşılık verebilmişlerdir. Liberal kafa, işi sonunda hadislere ve âyetlere dil uzatmaya götürebilmiştir. Liberalizmin içimize sızmasını, siyonizme yıkmanın bir kurtarıcılığı yoktur. Evet, başı çeken güruh onlardır. Pek çok fitne gibi bunun da başıdırlar. Fakat bizim de bid’atlarda sakınca görmeyen anlayışımızın bedelini kabullenmemiz gerekiyor. İbadeti ve kulluğu kalplere gömüp, siyaseti ve ticareti dinin dışında gören anlayışa karşı sessizliğimizin akıbetini başkalarına yüklememiz doğru mudur? 

Emri bilmaruf ve nehyi anilmünkeri hocaların vazifesi olarak gören tutumumuzun vebali yok mu? Bu din, sadece camilerin dini değil, hayatın dinidir. İçimize sızan liberalizm ve onun yavruları olan bencillik, ‘ben’ eksenli hayat anlayışı, putlaşan dünya nimetleri, zevklerin ilahlaştırılması, insanımızı inandığı gibi yaşayan değil, yaşadığı gibi inanan bir yapıya götürmüştür.  Demokrasiyi İslam ile kıyas, hatta İslâm’ı demokrasiye göre değerlendirme. Bütün bunlar küfre giden yolun adımlarıdır. Parti liderinin ‘camiye, siyasete ticarete dini sokmayalım. Laiklik ne kadar önemli bizim için. O olmadan bizim devletimiz olmaz.’ Sözlerini nereye koyacağız? 

Mü’min; Allah’ın dostlarını dost, 

düşmanlarını da düşman bilir

Onlar Allah’a düşmanlık yaptıkları sürece onlarla muhabbet gösterisi içinde olmaz. Çünkü hem Allah’tan yana olmak hem de O’nun düşmanlarına el uzatmak aklın kabul edeceği bir tavır değildir. Bu olsa olsa münafıklık hastalığı olur. Bu sebeple Mü’minler, Peygamberimiz zamanından beri iki bloklu bir dünyada yaşadılar: Mü’minler ve mü’min olmayanlar. Küfrün İslam düşmanlığı aynıdır. Kılık kıyafetten yemeye içmeye, konuşmadan örfe kadar her şeyde ‘iman farkı’ olması gerekirken bu fark gitgide erimektedir. Bu erime, mü’min olmayanların mü’minlere yaklaşması şeklinde olsaydı mesele yoktu. Mü’mindeki müdahane, aşağılık kompleksi, Mü’mini akidede benzeşmeye yahut akidedeki farkların eritilmesine götürmüştür. Serveti imtihan aracı olan bir emanet değil, mutlak bir mülkiyet olarak görenlere ‘dur!’ demeyecek miyiz? Cenneti dünyada arayan zavallılara ‘ebedîyet’i hatırlatmayacak mıyız? 

Mü’min; imanı için yaşayan, dünyaya gelişini imtihan için bilen, ebediyete kadar iman/küfür mücadelesinin bitmeyeceğinin şuurundaki adamdır. Mü’min kâfirle, münafıkla, Allah ve Rasulü’nün düşmanlarıyla ne pahasına olursa olsun beraber hareket edemez, birlikte olamaz. Hele kendi menfaati için din kardeşlerinin karşısında bulunamaz. Kendisini feda eder, dinini feda etmez. Kendisi çiğnenir, düşer, vurulur ama dinini çiğnetmez, dinini düşürmez, dinine imanına, Peygamberine vurdurtmaz.

Mahalli ve mahdut birliktelikler, 

İslam cemaati olarak adlandırılamaz 

Her cemaat ‘İslam Okyanusu’nu meydana getiren damlalardır, gözelerdir, derelerdir, ırmaklardır. Hiçbirisi İslam’ı ihata edemez. İslam akidesiyle, ibadetiyle, ahlakıyla, muamelatıyla, mücazatı ve mükafatıyla hepsini kuşatmıştır. O okyanustan kabı nisbetinde istifade edenler, kapları kadar İslamın kaynağından faydalanmışlardır. Kaynak İslam’dır, Kur’an’dır, istifade edenler/edecekler onun uygulayıcısı Peygamber Efendimizin izini sürenlerdir. Onun varisi olan ulemamızdır. 

Dinimize, Kitabımıza hizmet eden ‘hizmet ehli teşkilatlar, cemaatler, müesseseler’ sınırlarını ve sorumluluklarını müdrik olmaları hâlinde, bulunmaları zaruridir. Bu tür birliktelikleri temelden yok saymak da aşırılıktır, onları yegâne maksat haline getirmek de yanlıştır. Yeter ki bu beraberlikler, Kur’an ve sünneti kendilerine rehber edinmiş olsun, istişareyi ihmal etmeden iş yapmış olsunlar. Çünkü cemaatler gaye değil, vasıtadır, vesiledir. Cemaatleri, farklı Müslümanlar da birbirlerini iman kardeşliği çatısı altında hoş görebilmelidirler. Eğer bir cemaat kendi dışındakileri kabullenemeyecek kadar kapalı ise onun cemaat olarak mecazen bile adlandırılması doğru olmaz. İslam cemaati, başında halifesi bulunan cemaattir ve ümmetin alt fırkalarını da kuşatacak çaptadır. İslam’ın, Allah Teâlâ’nın murat ettiği gibi yaşanması ancak cemaat hâlinde mümkün olduğu için cemaat, mecburi ihtiyaçları ve hizmetleri temin edeceğinden lazımdır. Müslümanların, yaşadıkları asrın şartlarına göre önlerine çıkan alanlarda cihad etmeleri şarttır. (Çok çeşitli yönleriyle) 

 İslam, Kur’an ve Sünnet eksenli olarak anlatılıp konuşulmalıdır. İslam’ın uygulanan ve beğenilen şekli olarak da ashabı kiram ‘üsveyi hasene’ (en güzel örnek) olarak gösterilip tanıtılmalıdır.

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle