Demokrasi istismarını bırakın artık!
“Mahkeme kararıyla otururum” denilemez. Hiçbir zaman o noktaya gelinmesi tasavvur bile edilemez. Milletin iradesi vardır, seçilmişler vardır. Kurumların temsilcileri ve yetkilileri, kamuoyu, medya vardır. Hepsinin bileşkesi olarak bir genel güven teminatı vardır.
Demokratik devlet yapısında ve hayatında ‘güven’, esastır. Milletin seçtiği iktidara güveneceksin. Çeşitli sınamalardan ve elemelerden geçerek üst seviyedeki görevlere getirilmiş kişilerin iyi niyetine güveneceksin. Aksi sübut bulmamışsa, güveneceksin. Demokratik toplumda bu güven ilkesinin büyük önemi vardır. Bir öğretmenin, bir din adamının dahi toplumda farklı bir derecede güvenilir olmasına demokratik toplumların ihtiyacı vardır. “Onlar yalan söylemez, onlar aldatmaz, çıkar istismarı yapmaz, iftira etmez” gibi. Onların şahadeti, kefaletleri ayrı bir önem taşır. Milli birliğimiz, tarihi-kültürel beraberliğimizin mahsulüdür. Aydınların millete güvenmemesi, bizim demokrasinin hastalığıdır. İdeal rejim diye kutsallaştırmaları da ayrı bir dert. Batı’nın demokrasisi ‘en az kötü rejim’ olarak bilinip söylenmesine rağmen bizimkilerin kutsalı! Kanlı ihtilallerin bile durdurdukları, ara verdirdikleri, milletin seçtiklerini astırdıkları, TBMM’yi iptal ettikleri, 15 Temmuz’da bombaladıkları demokrasi! Millî iradeye karşı tedbir alma gibi anlamsızlıkları da ayrı bir fasıl. Bu durum kimsenin kimseye güvenmediği ve sahte güvenilirliklerin oluştuğu bir toplumsal yozlaşmayı tahrik ediyor; düşünce gelişemiyor, Sorumluluk bilinci bu yüzden kökleşemiyor. Millete güveneceksin ki, güven kaynağı bütün toplumu ve demokratik yapımızı besleyebilsin, kurumsallaşma gerçeklik kazanabilsin.
Ciddi problemleri ve zaafları da vardır. Batı’da, bunlara çare aramakla meşgul olan düşünce insanlarının sayısı da çoktur. Meselesiz insanların tek konusudur demokrasi; ama sadece lafını ederler, istismarını yaparlar. İşte bizim ‘birey’lerimiz oraya doğru gidiyor, sürükleniyor. Öyleleri var ki derin bir ahlak meselesine hiç önem vermiyor, sadece demokrasi konuşuyor. Kişilik, tutarlılık, sorumluluk şuuru, denge ve itidal aklı, bilgi, düşünce, ahlak, vicdan, sevgi hiç ilgi çekici konular değil!
Mesele demokrasiyi sindirememek, algılayamamak, bizim milletimizin demokrasiye layık olmadığı ve seçmesini bilmediği saplantısından kurtulamamak meselesidir.
“Demokratikleşme” adı altında her türlü bölücülüğe, terörün faaliyetlerine serbestlik talebinden bahsediliyor. Demokrasi öyle gerektirmiş! Bu “demokrasi” denilen şeyin manevi-milli icapları yok mudur? Siz bu demokrasi kelimesini takvim yaprağından mı öğrendiniz? Bu demokrasi muhabbetini nereye oturtacaksın? Hangi temele, hangi değer ölçülerine, hangi müesseselere, hangi düşünce birikimine, hangi kadrolara, hangi dengelere? Liberalizmin de kapitalizmin de iflasa doğru gittiğini en açık belirtilerle gösteren tecellilere rağmen, bu zavallı insanlık acaba İslâm’a doğru yönelmeyecek mi? Asıl mesele budur! Yanlış uygulamalar, İslâm’dan kaynaklanmayan örnekler, yüzünden şifa vesilesi ilaçlar “acaba beni zehirler mi?” tereddüdüne mi yol açıyor? Bu tedirginlik ve tereddütler, İslâm’a yönelmeye mani bir hal mi oluşturuyor acaba? Milletin basiretine, milletin seçtiklerine bizde uygulanabileceğine inanmıyorlar. Kendi arzu ve isteklerinin dışındaki her gelişmeyi “tehlike” olarak görüyorlar. Bir başörtülü polise bile tahammülleri yok. Demokrasiden anladıkları kendi ideolojilerinin dışındakilere hayat hakkı tanımamak! Onların “oy”ları bile farklı olmalı. Devletin bütün imkanlarını senelerce kullanma imtiyazlarını kaybetmenin telaşı hiç üzerlerinden gitmedi. Halkın seçtiği Cumhurbaşkanına bile “Cumhurbaşkanı” diyemeyen bir partinin adında “halk” kelimesi olur mu? Askere gönderdiği evladının (başörtülü olmasından dolayı) yemin törenine sokulmayan gözyaşları içinde tel örgülerin arkasında seyreden bir anayı düşünün. Bu ve benzeri zulümleri yapanlara hukuki olarak cezalandırılanların cezasını ‘hukuksuz’ bulanların kutsallaştırdıkları rejim: Demokrasi! Böyle bir demokrasi anlayışı olur mu? Şimdi de ‘DİB askeri törende dua etti, İçişleri Bakanı da dini ağırlıklı konuşma yaptı’ diye Batı uşaklığından kurtulamayan basının yazdıkları rezillikler, okuyup alkış tutanlara şu satırlarımı hatırlatıyorum. Tabii okumadan adımı görünce hakaret edenlerle öbür âlemde hesaplaşacağız. Demokrasiye giden yolun ilk adımı, başlangıcı, sırrı, formülü ‘önce millete’ güvenmektir. Demokratik toplumlarda halkın seçtiklerine güvenme, onlara inanma ihtiyacı vardır. Son gelişen vahim, ahlaksız ve çirkin olaylar “inanma ve güvenme” melekelerini zedelemiştir. Yapılan fahiş hatalar, gayri ahlaki haller, ortaya çıkan kızarmaz ve utanmaz yüzler, bu milleti derinden yaralamıştır. Ne hakkınız var bu milletin mukaddesleriyle oynamaya. Bütün doğrular İslam’ın özünden gelir. İslam’ın özünü yanlış bilen, tarihi-sosyolojik doğruları da kendini de hayatı da öğrenemez. Her cenazede haykırılan “Şehitler ölmez! Vatan bölünmez!” sözlerinin temelinde “din” yok mudur? Şehit ailesi o imanlı insanlar toprağa verdikleri evlatlarının arkasından, “vatana-millete feda olsun” sözleriyle “şahsiyet âbidesi” duruşlarıyla, vakur halleriyle muhataplarını iz’ana, insafa davet etmiyorlar mı? Dinle-imanla Allah’la, Peygamberle aranızı düzeltin. Açmadığınız kitabı okuyun. Uzak kaldığınız değerlerinizi kaybettiğiniz bir malınız gibi arayıp bulun. İstikâmetinizi “kendi mukaddesleriniz”den alın. Milleti millet yapan değerlere sahip olmadığınız müddetçe; vatan-millet düşmanlarıyla mücadele edemezsiniz. Tarihi, bilgi ve kültürünüzü gözden geçirin. İmansız, Kur’ansız bir tane kazanılmış zaferin olup olmadığını araştırın. Milletimizin diğer milletlerden üstünlüğünün neler olduğunu, bu üstünlüğün menbasının ne olduğunu inceleyin.







