Bu ne seviyesizlik
Bir âdem bir âlem” demişiz, şefkat-merhamet hareketini başlatmış, “insan seferberliği” için yollara düşmüşüz. “Fütuhül kulûb, fütuhül buldandan önce gelir” demişiz. (Kalplerin, gönüllerin fethini, beldelerin fethinden öne almışız.) Medeniyetimize insanlıkla özdeş isimler vermişiz. Kalp Medeniyeti, Gözyaşı Medeniyeti, Yürek Medeniyeti, Şefkat-Merhamet Medeniyeti, Hicret Medeniyeti, Diriliş Medeniyeti, vs. Büyük ve dağınık bir coğrafyada, şaşılacak kadar kısa bir zamanda “insanlık fethi”ni gerçekleştirmişiz. Bütün bunları gerçekleştirenler olarak bizler; şimdi kendi insanlarına, kendi torunlarına, kendi çoluk-çocuklarına sahip çıkmaktan âciz hale gelmişse burada durup bir nefs muhasebesi yapmamız gerekmez mi?
Zannediyorlar ki İslâm hayattan uzaklaştırır. O’nun için de, ancak yaşlanıp elden ayaktan düşünce dine yönelmeyi planlayarak, şimdilik yaşamaya(!) devam ederler. Halbuki İslâm hayattır, aydınlıktır, berekettir. İnsan İslâm’dan uzaklaştıkça hayattan da uzaklaşır, nefes alıp vermekte olan bir ölü haline gelir. Peygamber Efendimiz, içinde namaz kılınmayan evi kabir’e benzetmiştir. Çünkü İslâm, hayatın nûrudur. Çünkü İslâm’dan kopan, zulmete yuvarlanır ve uyanılmaz gaflet/dalalet uykularına dalarlar.
İnsan Meselesini ancak İslâm çözer
Bugün insanlığın içinde bulunduğu meselelerin çözümüne kafa yoranlar “din”leriyle ilgili problemlerini çözmeğe mecburdurlar. Çünkü İnsan Meselesi’ni ancak İslâm çözer.” İslâm’a davet hayattan uzaklaşma değil, hayatı yaşanır hale getirme davetidir. Bir yabancı, kendimiz için istediğimizi, sevdiğimizi başkası için de isteme, kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkasına da yapmamamızı bildiren ölçüyü duyunca “Yalnız bu dahi, bütün insanları mutlu etmeye yeter” demiş. Daha nice ölçüler var. Yaşayarak, örnek olarak hatırlatsak.
Bu millet, yarı aydınlarca hiçbir şeye lâyık görülmüyor. Anlamadıkları için.
‘Milli hüviyetimizi muhafaza edelim. Olmaz! ‘milliliği’ budamak ve yavanlaştırmak lâzım, aksi halde tehlike doğar! İnandığımız gibi yaşayalım. Olmaz! ‘Tam yaşamak’ mahzurludur!’ Ömürleri böyle geçti/geçiyor. Yarı aydınlar nazarında bu millet her şeyin bozulmuşuna müstahaktır! Öyle kavilleşmişler, öyle gidecekler. İnancın bozulmuşu, eğitimin bozulmuşu, kimliğin bozulmuşu, ekonominin bozulmuşu, sanayileşmenin, teknolojinin bozulmuşu, kültürün bozulmuşu, medeniyetin bozulmuşu, dilin bozulmuşu, san’at’ın, musikinin bozulmuşu, demokrasinin bozulmuşu, ilmin bozulmuşu, felsefenin bozulmuşu, tasavvufun bozulmuşu, siyasetin bozulmuşu, sporun bozulmuşu, vs. Hatta, havanın, suyun, gıdanın bozulmuşu! Millet bunlara lâyık görülüyor. Bütün asliyetleri yasaklarlar, bütün bozulmuşları serbest bırakırlar. Tıpkı ‘Taşları bağlamışlar, köpekleri salmışlar’sözü gibi.
Üstad Sezai KARAKOÇ da ne kadar haklı. Sohbetlerinde hep aydınların ‘ülke meselelerinin sorumluluğu’ndaki olumlu/olumsuz tesirinden bahsederdi. Onların ‘kendi değerlerinden rahatsızlığı, Batı’ya angaje olmaları, İslâm’ı bilmemeleri, bilmelerinin/yaşamalarının zaruret olduğunu tehlikeli görmeleri, kendilerinden ziyade ülkeye, millete, devlete, ümmete zararları önlenemez hale geliyor’ vurgusunu hep yapardı. Özünden, aslından uzak istismarcılara dikkat çeker, ‘bunlarla mücadele etmeden, tesirlerini ortadan kaldırmadan olmaz’ derdi.
‘İyi insanın hüzünlenmesi hayra alâmet değil’ denir. Milletin mahzun edilmesi gayretullaha dokunur. Geliniz, akılla-fikirle-ilimle ve şu milleti, asliyetlere lâyık gören bir gönül zenginliğiyle meselelerimize eğilelim. Mevcut iktidarın yaptığı hizmetlere, ülkenin itibar kazanması için gösterdikleri gayretlere, dış güçlerin, devletimiz ve milletimiz üzerindeki oynadıkları hile ve desîselere karşı müteyakkız hallerine, bölücü ve terör belası için verilen mücadelelere biraz vicdanı olanların destek vermesi, biraz dinî/millî meselelere ilgi duyanların da yardımcı olup sahip çıkmaları gerekmez mi?
DİNİ İLMİN KİME NE ZARARI VAR?
Solun, Halk Parti’nin hep gündemde tuttuğu: Okullarda din dersi olmayacak. Kur’an kursları olmayacak, dini eğitim veren okullardan mezun olanların başka dallarda öğrenime devamlarına engel olunacak, Diyânet sadece câmi kadrolarının işleriyle uğraşacak, çocuklar din bilgisini evlerinde ‘çağdaş’ biçimde alacaklar. Yani almayacaklar. İHL’lerinin sayıları azaltılacak vs. Tek Parti’den demokrasiye geçilen tarihten itibaren siyasi fikir/düşünce çizgilerine bakın Tek Parti dönemindeki hallerinden, düşüncelerinden hiçbir farklılık ve değişiklik göremezsiniz. Laiklik ile anlayışları da aynı. Batı’da çıkış sebeplerini inceleyip “bizde ‘din-ilim çatışması olmamıştır. Fransız ihtilalinin aldığı kararlar bizi ilgilendirmez. Bizde ilim, ilmî çalışma Dinimizin teşvik ettiği husustur. Galile Batı’da ‘dünya dönüyor’ dediği için işkence görerek ölmüştür. Batı bilmezken biz dünyayı ilimle, irfanla aydınlatıp, onları karanlıklardan kurtarıyorduk. ‘İslam Medeniyeti’ni incelememiz lazım” diyen bir tane aydınları bile yok. Bizde uygulanan laiklik değil, dinin devlet denetiminde ve vesayetinde bulunması sistemidir. İşleri/güçleri bu milletin kutsallarıyla kavga. Yazıklar olsun.
AYDIN GEÇİNENLERİN İSTEDİĞİ
Şu anda aydın geçinenlerin istedikleri; ‘Din devletin denetiminde, yönetiminde, vesayetinde olmalı. Din, bir vicdan hadisesi olarak kalmalı, dünya işlerine karışmamalı. Din, devlete karışmamalı ama devlet dine karışmalı. Hıristiyanlığa verilen haklar o haliyle dahi İslam’a verilemez. Biz, gerekirse çağdaşlık adına demokrasiden vazgeçebilmeliyiz. Demokrasiyi terk etmek çağdaşlığa aykırı değil.’ Bunların bitmeyen nakaratları. Ama bu zavallılara göre; üniversiteli kızların başlarını örtmesi çağdaşlığa aykırı! Diyanet teşkilatı, din hizmeti için değil dini kontrol için kurulmuş idari bir zabıta teşkilatı ve öyle kalmalı. Bu görüşü paylaşanlar içinde öyleleri vardır ki; laiklik meselesinde hiçbir ilmi-fikri-hukuki hasbilik ve safiyet özelliğine sahip değildirler. Sosyalist de olabilirler, mason da batıcı da. Ama laiklikleri her halükarda tepeden inmecidir. Jakobencedir. Ayrıca bunlar; Milletin doğruyu, hak ve hakikati seçebileceğine inanmazlar/güvenmezler. Halkçı iseler halka rağmen halkçıdırlar. Demokrat iseler demokrasiye rağmen demokrattırlar. Batıcı iseler batıya rağmen batıcıdırlar. Milliyetçi iseler millete rağmen milliyetçidirler. Aydınların sorumluluğu daha çok! Bir medeniyetin kültür damarlarını kestiniz yahut kuruttunuz mu o medeniyet hücre hücre ölmeye başlar. Değer ölçüleri, insanın ruhuna ve o ruhtaki manaya göre belirlenmeyince vasıtalar gaye oluyor, gayeler vasıta. Medeniyet insan için değil; insan medeniyet için, Devlet insan için değil; insan devlet için olunca; Ondan sonra da normalleşemiyoruz. İfrat veya tefrit salıncağında çocuklar gibi sallan dur! Hele aydınlar hayatlarından o kadar memnunlar ki bir ‘salıncakta içecekleri kahve’leri eksik! Değer hükümleri/ ölçüleri/kutsalları olmayanlarla hangi meseleyi konuşup çözebiliriz? Hangi hususta uzlaşabiliriz? Evet evet körler dünyasında görmek suç. Renkleri anlatmak zor. Dili tad alma hassasiyetini kaybedenlere ‘lezzet’i izah imkânsız. Derdimiz, sıkıntımız burada! Geçmiş ve gelecek arasında bağ kurmada ilk adım ‘değerlerin intikali’dir. Bu o kadar önemlidir ki nasıl ağaç, köküyle irtibatını kestiğinde ağaç değil, kütük olursa toplum da köküyle irtibatını kestiğinde cemiyet değil kitle olur. Bu dünyada “insan”dan daha değerli ne var? En değerli varlık olan insana geçmişle gelecek arasında köprü vazifesi gören ‘değerler/kutsallar’ mutlaka verilmeli. Din dışı yaşayışlarını bir hayat tarzı olarak benimsemiş bu kafaların bu millete verecekleri hiçbir şey yok! Allah ıslah etsin.







