Bizleri kandıramazsınız!
Kavramlarla oynanıyor. Kavramlar, herkes için geçerli olan hakikatler olarak değil de birilerinin işine geldiği gibi kullanılmaya başlayınca; ‘terör’ nedir, ‘terörist’ kimdir? ‘Saldırı’ nedir, ‘savunma’ nedir? ‘Zulüm’ nedir, ‘zalim’ kimdir? ‘Hak’ ve ‘haksızlık’ nedir? Bu sorular doğru cevabını bulmaz. Bu tanımları kimse kendi tarafına göre yontmamalı. Zulüm zulümdür. Onu yapan ister Müslüman, ister Hıristiyan, ister Yahudi olsun fark etmez. Peygamber Efendimiz ‘Hırsızlık yapan kızım Fatıma da olsa, vallahi cezasını verirdim’ buyurarak suçlunun konumunun önemli olmadığına dikkatleri çekiyor.
Kim tanımlayacak bu kavramları? Bu kavramları tanımlama hakkını sadece ABD, İsrail, İngiltere, Rusya yahut BM (Birleşmiş Milletlere) mi vereceğiz? Böyle olursa İsrail’in yüzlerce masumun canlarına mal olan katliamlarını gerçekleştirdiği harekatın adı ’Barış Harekatı’ bu zalimlere karşı kendini ve işgal altındaki vatanlarını savunan Filistinlilerin meşru müdafaası ‘terör saldırısı’ olup çıkmaz mı? Bunlar ‘düzeltme rolünü oynayan bozguncular’ değil mi? İsrail, ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve diğer devletler kana doymayan vampir gibi zayıfların sırtından kan emerek şişiyor. Onların müreffeh olması için, başkalarının daha fazla aç kalması gerekiyor. Onların sömürmesi için, başkalarının daha fazla çalışıp alın teri dökmesi gerekiyor. Onların daha fazla keyif çatmaları için, dünyayı cehenneme çevirmeleri, her tarafı ateşe vermeleri gerekiyor. Onların neşeli ve mutlu olmaları için, başkalarının ağlayıp ızdırab çekmeleri gerekiyor. Bunlar, hem davacı, hem savcı, hem hâkim, hem de cellat rolünde de olsalar, er-geç akıttıkları kan gölünde boğulacaklar! Müslüman halka (nerede olursa olsun) karşı yargısız infazı gerçekleştiriyor. Yanına da suç ortakları arıyor. Cinayetlerine yardım ve yataklık yapmayanları ‘terörü destekleyenler’ olarak damgalıyor. Terörü yok etme adı altında terörün en kepazesini işliyorlar. Doymak bilmiyor, çokla yetinmiyor. ‘Ölçüyü ben koyarım’ diyor. Kimin haklı, kimin haksız olacağını kendisi belirliyor. Güç ve kuvvetini, ölüm kusan silahlarını göstererek yapıyor. Dinimizin aslını, Peygamber Efendimizin sünnetini ve hadis-i şeriflerini bilmeyenler, içi boşaltılmış dinî hayatları olanların yanlışlıkları, bunlara alet olan halleri dinimize mal edilerek İslâm tehlikeli gösteriliyor. İnsanlığın, belki de, önümüzdeki yüzyılda en önemli meselesi, vahşetin geri gelmesini önleme olacaktır. Zalimler, ağlattığı anaların gözyaşlarını ‘tuzlu su’dan ibaret görüyor. Bütün bunlar, ABD başta olmak üzere diğer ‘şer ittifakı’ içinde olan devletlerin İslam’a ve İslam dünyasına karşı topyekûn bir savaşa giriştiğinin açık bir delili. Suriye’ye bomba yağdıran Rusya, Filistin’de katliam ve zulümlerine devam eden İsrail, teröre kucak açan, direkt veya dolaylı destek veren diğer ülkeler Almanya’sından Fransa’sına varıncaya kadar. Bu devletlerin vahşeti, eski vahşetten de aslında çok farklı.
Bizleri kandıramazsınız! Yapay, makyajlı, insaftan uzak, şefkat, merhamet mahrumu, insanlığa hiçbir değer vermeyen yapı, her türlü internet, TV, sosyal medya ablukasına rağmen zulmünüzü örtmeyecektir. Zaten Kur’an-ı Kerim, ‘Her toplumsal yapının bir eceli vardır. Eceli geldiğinde ne bir an geri kalır, ne de onu atlatarak ilerler’ buyurur. Uygarlıkların bir eceli olduğunu beyan etmekle kalmaz. Aynı zamanda bu ecelin ne zaman geleceğinden onun alâmetlerinden de bahseder. Bu belirtilerden birincisi zulümdür. Kendisine, insana ve tabiata (eşyaya) fıtrata karşı işlenen zulüm. İkincisi; servetle şımarmışların ahlaksızlığı. Günahlarını (fıskı, fücuru) aleniyete dökmeleri. Zımnen Allah’a meydan okumaları. Üçüncüsü; Sorumsuzluk. İnsanın kendisine, Allah’a, insana ve eşyaya karşı sorumsuzluğu. Kısaca, yıkılmaların ana sebebi, zulüm ve dünyevileşmenin getirdiği şımarıklık. Belki de halk tabiri ile ‘eceli gelen köpek camii duvarına işiyor.’ Bunlar ve daha sayabileceğimiz her kötülük, döner, dolaşır, sonunda gelip insanı vurur. Beyaz, siyah dinlemez. Türk, Kürt, Arap, İngiliz dinlemez. Müslim, gayr-ı Müslim dinlemez. Zengin, fakir, âlim, cahil dinlemez. İnsanın içini boşaltır. İnsanı insan eden taraflarını yıkar. İnsanı değerinden eder. İçteki onca kokuşmaya rağmen her şey dışarıdan muhteşem görünür. Bütün sermaye vitrine, dış görünüşe yatırılmıştır. Bir sosyal yapı, insanı insan eden değerler üretmiyor, insanı tüketiyorsa, o insanın bağlı olduğu medeniyeti (uygarlığı) de tüketiyor demektir. İnsanoğlunun trajedisi hiçbir yüzyılda bu kadar koyu ve acınası olmadı.
Herhangi bir olayı bahane edip, mazlum ve masum insanların üzerine bomba yağdırılamaz. Siviller savaşın hedefi olamaz. Hiçbir yerde, hiçbir din, ırk ve devlet adına, hangi gerekçe ile olursa olsun. Yapılan zulümler kendi sonlarını getirir. Çünkü devlet, küfürle değil, zulümle yıkılır. Tarihte ebedî yaşamış bir devlet veya bir uygarlık gösterilebilir mi? Kur’an-ı Kerim’i açıp Hicr, Şuara, Yunus, Araf gibi surelerde acı sonları anlatılan Nemrut ve Firavun’a baksınlar. Ad, Semud, Lut ve Eyke medeniyetlerinin akıbetine bakıp ibret alsınlar. Her Firavun’un bir Musa’sı olduğu, her Nemrut’un burnundan girip beynini yiyen bir sineğin bulunacağını unutmasınlar. Şu âyeti de “Zalimlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur.” (Hûd sûresi 113.)
Bu memlekette yaşayan, bütün nimetlerinden istifade eden, TBMM çatısı altında bulunmalarına rağmen yapılan vatan millet bayrak düşmanlıkları, din ve iman karşıtları, kökü dışarıda olanlarla hemhal olmaları bu milletin ve ümmetin er/geç iflah olmayacakları tokatlarını yiyeceklerdir. Zulme, kötülüğe, inkârcılığa karşı verilecek her türlü mücadele insanoğlu için, bir vahşet değil, rahmettir, şefkattir, merhamettir. Vahşeti ortadan kaldırma, bizatihi merhamettir. Kısastır bu ve “kısasta hayat vardır” der kitabımız Kur’an-ı Kerim. Cânilerle, zalimlerle, insan kanı dökmekten zevk alan sadistlerle verilen her mücadele insanlık için şarttır. Kuvvetlerimiz, kudretimiz vardır, korkmayız! Vahşete karşı silahsız değiliz. Allah’ın biz Mü’minlere verdiği melek güçleri vardır. Teknoloji gücünün de, nükleer gücün de ötesine geçen melek güçleriyle donanmış durumdayız. Yeter ki, bunun farkına varıp, şuuruna erelim. Yeter ki, yeniden doğmasını bilelim yeni şafakta. Fecirlerin değerini idrak edelim. Yeter ki, Kur’ân’la birlik olalım. Kur’ân’ı ruhumuza geçirip onun yeryüzündeki uygulayıcıları olalım. Neye öncelik vereceğimizi, neye sonralık, bunu ayırdığımız, fark ettiğimiz gün büyük bir sırrı keşfetmiş olacağız. O gün, büyük bir gün olacaktır. Ne mutlu o günlere erenlere!
İnsanlar! Gelin, Allah’ın yoluna dönelim. Gerçek medeniyet yolu, Allah’ın yoludur. Çağ dışı olan, vahşet medeniyetidir. Hakikat medeniyeti değil.







