Allah ve Rasulünün ölçüsüne ne zaman uyacağız?
Allah’ın vahyini insanlara tebliğ etmekle vazifeli olan Peygamber Efendimizin Sünnetini ve hadis-i şeriflerini anlamadan İslâm anlaşılamaz. Dinimiz, Rasulüllahın fiil ve kavillerindeki mesajla uygulanabilir. Peygamberimizi hayatın dışına çeken, devreden çıkaran bir din anlayışı sakat bir din anlayışıdır. Rasulüllahın hayatı, Kur’an’ın tatbiki ve pratiğe dönüşmüş şeklidir. Onun içindir ki mü’minlerin annesi Hz. Aişe’ye O’nun ahlakı sorulduğunda, “Siz hiç Kur’an’ı okumuyor musunuz? O’nun ahlakı Kur’andı” diye cevap vermişlerdi.
Sünnet ve hadis, mü’minin aklını, şahsiyetini, hayatını inşa eder. Gerek siyer kitaplarımızı, gerekse hadis-i şerifleri dikkatli okuyup amel edersek ifrat ve tefride düşmeden itidalli ve istikametli bir yol izleyebiliriz. Son zamanlarda mü’minler olarak, ölçü ve dengenin kaybolduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bütün yapılan amellerin Allah ve Rasulüne arz edilip o ölçüye vurularak değerlendirilmesi gerekirken, çeşitli düşünce ve mülahazalarla herkes kendi koyduğu ölçüye uyar oldu. Hz. Ömer’in sözünü hatırlayalım: “Ey Hacerulesved, ben senin insanlara ne faydası ne zararı olan bir taş olduğunu biliyorum. Bu sebeple Resulüllah seni öpmüş olmasaydı ben de öpmezdim. Ama O’nun sünnetine uyarak ben de öpüyorum.”
Mesela, Peygamberimizin en acılı gününde gerçekleşen tam güneş tutulması olayını ele alalım. O gün Peygamberimizin çok sevdiği ve gözyaşlarıyla uğurladığı biricik oğlu İbrahim 18 aylıkken vefat etmişti. Bazıları bu müstesna günde gündüzü gece kılacak tam güneş tutulmasını “Güneş bile Rasulullah’ın yasına iştirak ediyor” diye değerlendirmişti. Bu sözler kulağına geldiğinde, hemen insanların mescide çağrılması emrini veren Rasulullah şöyle diyecekti: “Ay ve Güneş Allah’ın ayetlerinden bir ayettir; dolayısıyla Allah ne Muhammed’in oğlunun ölümü, ne de bir başka ölümlü insanın doğumu için ayetini değiştirmez.”
Günümüzdeki “olağanüstüye”, “gizeme”, “sırra”, “esrara” olan aşırı ilgiyi nereye koyacağız? Hocaların da, idarecilerin de ‘hatasızlık’ anlayış ve inanışı, bu kimseleri ‘hatalarında bile hikmet arama’ sapıklığına götürmez mi? Bu zararlı ilginin önü ancak sahih bilgiye dayalı sahih imanla alınabilir. Yoksa rüyada Rasulüllahı görüp ondan talimat alan, yaptığı icraatlardan sorumlu olmayan, kalpleri okuyan, şahısları putlaştıran yalan, dolan, istismar ve sahtekârlıklarla dolu bir yapı iflah olmaz. Bi’ri Maune ve Reci Vak’asında, tuzağa düşürülüp katledilen sahabe-i ikramın (Allah bildirmediği için) katledilmelerine mani olamayıp, buna sebep olanlara beddua eden bir Peygamber görüyoruz.
Olağanüstüye, sırra (gizeme) olan aşırı ilgiyi, derhal müdahele edip önleyen bir Peygamber anlayış ve idrakinin gittikçe kaybolduğunu müşahede ediyoruz. Şeriatın kabul etmediği her uygulama merduttur. Allah ve Rasulü’nün koyduğu ölçülerden sapma, din eğitimi alanında yaşanan sefalet ve cehaletin sonucundan başka bir şey değildir. Bilgi ve akıl kirliliğinden çok daha fazla din adına olan duygu kirliliği gittikçe yayılıyor. İslâm okyanusunda bir damla olduğunu düşünmeyip, kendi bir damlasını okyanus yerine koyan, İslam’a uyma (Allah ve Rasulü) yerine kendi ölçü ve prensiplerini din yerine koyan yapılara rıza gösterme/tavır koymama Müslümanları bu hale getirmiştir. Bunu önlemeye çalışmayan, hatta çanak tutan, maddi/manevi menfaat uğruna (güya ilmî toplantı muamelesi gören ‘Abant Toplantıları’na katılan) âlimlerin vebali, mesuliyet ve mükellefiyetleri, sebep oldukları faciaya dönüşen Müslümanların halinden daha iyi anlaşılıyor. Bunun hesabını öbür âlemde veremeyeceklerdir. (Emri bil maruf, nehyi anil münker vazifesi iptal mi edildi?)
Hz. Ömer’in şu tevhidî duruşu önemli bir örnektir: Hz. Ömer, Peygamberimizin ashabından beyat aldığı ağaçtan, insanların yarar ve zarar umduğunu görünce kökten kestirmiştir. Ağaç, gelişigüzel bir ormanın ağacı değil, o ismi Fetih sûresinin 18. âyetinde söz konusu edilen ve tarihi öneme sahip olan bir ağaçtır. Buna rağmen Hz. Ömer, insanların onu kutsadığını görünce onun vasıtasıyla işlenebilecek günahların önüne geçmek için kestirmişti. Oğlu Abdullah da aynı faaliyeti devam ettirdi. Abdurrahman b. Avf’ın kabri üzerinde bir çadır görünce kaldırılmasını emretti ve şunu söyledi: “Çadırı bırakın, ameli onu gölgelendirsin.”
İslâm “bana ne!” anlayışını reddederek toplumu gemiye benzetir. Gemide gedik açmak toplumu helake götürür. Yahudilik ve Hıristiyanlık ilahî öğretilerin dengesini bozan iki ucu temsil ederken, İslâm itidal anlamında gelen istikametten ibaret olup ifrat ve tefrit arasında dengeyi muhafaza eder. ‘Ölçü ve denge’ olmazsa olmazımızdır.
İbadeti ve kulluğu kalplere gömüp, siyaseti ve ticareti dinin dışında gören anlayışa karşı sessizliğimizin akıbetini başkalarına yüklememiz doğru mudur? ‘Emri bilmaruf ve nehyi anilmünker’i hocaların vazifesi olarak gören tutumumuzun vebali yok mu? Bu din, sadece camilerin dini değil, hayatın dinidir. İçimize sızan liberalizm ve onun yavruları olan bencillik, ‘ben’ eksenli hayat anlayışı, putlaşan dünya nimetleri, zevklerin ilahlaştırılması, insanımızı inandığı gibi yaşayan değil, yaşadığı gibi inanan bir yapıya götürmüştür. Demokrasiyi İslam ile kıyas, hatta İslâm’ı demokrasiye göre değerlendirme. Bütün bunlar küfre giden yolun adımlarıdır. Parti liderinin ‘camiye, siyasete ticarete dini sokmayalım. Laiklik ne kadar önemli bizim için. O olmadan bizim devletimiz olmaz.’ Sözlerini nereye koyacağız? Her gün TV kanallarında, bizi bu hale getiren İslâm dışı düşünce ve uygulamaların sebebiyet verdiği vahim sonuçları tahlil ve tenkit yerine, hastalıkların hâlâ çâre olarak gösterilmeye çalışılmasına katlanacak mıyız?
Gündemimizi düşmanın belirlemesine müsaade edecek miyiz? Ağır sınavlardan geçerek Peygamberî çizginin temsilcisi olanların verdiği mücadeleyi unutacak mıyız? Zulme karşı sonu şahadetle biten direnmeler üzerine kafa yormayacak mıyız? Ailelerinin çektiği ızdırabı hissetmeyecek miyiz? Dünya nimetlerini elde etmek için sınır tanımayanlara tavır koymayacak mıyız? Lüks-israf ve debdebe içindeki hayat tarzlarının ‘dünyevîleşme hastalığı’ olduğunu söylemeyecek miyiz? Ümmetin bugünkü halinin sancısını taşımayacak mıyız? Çeşitli makam-mevki vaadleriyle kandırılan, konumlarını kaybetme korkusuyla, iman-amel-ihlas istikametini kaybedenlere, bugünkü ‘saltanat sarhoşları’na söyleyecek sözümüz yok mu? Ahlaksız ve manasız ‘cinnet uygarlığı’nın krizden krize sürüklediği insanlığı bu krizden kurtaracak dâveti yapmayacak mıyız? Teknolojinin, paranın, şehvetin insanlığın dengesini bozduğu asrımızda yerinden koparılan değerleri yerine koymayacak mıyız? Usul ve üslup hatası yapmayalım. Mazhar kılındığımız nimetlerin farkında olup mü’min şahsiyet ve tavrı içinde olup mazeretlere sığınmayalım. Vazife ve mesuliyetimizin idraki ve şuuru içinde olalım. Umut Ümmeti olduğumuzu, evrensel sorumluluk taşıdığımızı unutmayalım. İslam’la insanı buluşturmak ve İslam ile insan arasına giren her türlü engeli kaldırmakla mükellefiz.
Rabbimiz: “Hayra çağıran, meşru ve iyi olanı teklif ve tavsiye eden, kötü ve yanlış olandan da sakındıran, insanlık adına çıkarılmış en hayırlı Ümmet olduğumuz”u Âli İmran suresinde (3/104, 110) beyan buyuruyor. Keza Fussilet suresinde de “Allah’a davet eden, dürüst ve faziletli davranan ve ‘elbette ben kayıtsız şartsız Allah’a teslim olanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (41/33) buyurarak da bizlere vazifemizi hatırlatıyor. Şu âyetler bizler için bir şey ifade etmiyor mu? “Mü’minleri bırakıp da kâfirlerin dostluğu ile onur duyanlar, onların yanında izzet, şeref mi arıyorlar? Bilsinler ki, bütün izzet ve şeref yalnızca Allah’a aittir.” (Nisa 139) Ya Nisa suresinin 105. Âyetindeki ‘Sakın hainlere taraftar olma!’ ikazı...
Sevmemekle düşmanlık yapmak, veren olmakla alan olmak, sosyal ilişkiler içinde olmakla onların kültüründe erimek arasındaki çizgiyi koruyamamanın sıkıntısını yaşıyoruz. Hatta daha da ileri gidip, kültürle akideyi, ibadetle onların hayat tarzını, ticaretle sömürülmeyi karıştırır hale geldik. Bu hercümerc içinde mutedil ve müstakim olmaya mecburuz.
Bizlere de amel etmek düşüyor vesselam.







