--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

1437: Yeni bir hicrî yıla girerken (1)

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Müslümanlar için bir dönüm noktası olan hicret, tarihte yeni bir sayfa açmıştır. Hz. Ömer’in halifeliği döneminde hicretin gerçekleştiği gün, Hz. Ali’nin teklifiyle hicrî takvimin başlangıcı sayılmıştır. O günden itibaren de İslam âleminde 1 Muharrem hicrî takvimin başlangıcı olarak kabul görmüştür. Hicret, insanın ‘Ben’ini, hırslarını, ihtiraslarını, malını, mülkünü terk ettirip, dünyanın ayartıcı, körleştirici, köleleştirici kapılarını birer birer kırmanın adıdır. Hicret, Allah rızası için; anadan, babadan, evlattan, yardan, diyardan, maldan, mülkten hatta candan vazgeçmenin ibretli ve meşakkatli bir hayatın gerçeklerinin insanlığa takdimidir. Yüce dinimizin rahmet yüklü tebliğini bütün insanlığa ulaştırmak için çıkılan kutlu yolculuğun adıdır. İmkanların bittiği yerden, imkanların üretildiği yere intikaldir hicret… Hicret, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma, fedakârlığın, diğergamlığın, dostluk ve kardeşliğin tesisidir. Din kardeşine kucak açarak onunla evini, işini, malını mülkünü, yiyeceğini ve varlığını paylaşmanın; kardeşini himaye etme ve sahiplenmenin adıdır. Hicret Kur’an’da, yanlış inanç ve davranışlardan, yanlış inanç ve davranış sahiplerinden ve bütün bunların hâkim olduğu ortamdan bilinçli bir şekilde uzak duruşu ifade etmektedir. Bu anlamıyla her mümin hicret edendir.

Hicret, bir takvim ve tarih başlangıcı, irşad ve tebliğde metot, düşmanla münasebette siyasi taktik olarak tarihteki yerini hep korumuştur. İlk İslam Devletinin kuruluş vesilesi olmuştur. “Hicret”i düşünürken olayların arkasındaki fikri ve mesajı iyi anlamak “hicret medeniyeti”nin çocukları olduğumuzu unutmamak icab eder. Hicretin her konuşulup yazıldığı yerde, Peygamber Efendimizin hayat tarzını bir bütün olarak anlamadan, Kur’ân’ı da, İslâm’ı da, dünyayı da, dünyanın meselelerini de anlayamaz, kavrayamaz ve anlamlandıramayız. Bizden öncekilerin yaşamadığı en dehşetli gurbeti, modern zamanların insanları yaşıyor. İnsanlık, insanlığının garibi oldu. İnsanın insanlığından “göç” ettiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu; modern oyuncaklarla oyalanan, hipnotize edilmişçesine insanlığından sürülüp çıkarılan, âdeta iç dünyalarında bir “hicret” bekleyen topluma ‘hicret medeniyeti’nin çocukları olarak ne götüreceğiz? Mücehhez bir halde miyiz? İnsanın insanlığından edildiği toplum; kendine/ özüne/fıtratına dönüşünün hicretini bekliyor. Toplum sürgünde âdeta… Bu, farkında olmadan düştüğümüz veya düşürüldüğümüz bir sürgün. Öyle bir sürgün ki kendi kendimizin uzağına düşürülen bir sürgün! Bizi bu sürgünden kurtaracak bir “hicret seferberliği” başlatmalıyız. Önce, Kur’an’ın “Aranızda hayra çağıran, iyi doğru ve güzeli emredip kötü, yanlış ve çirkinden sakındıran bir topluluk bulunsun” dediği o topluluk kendine hicret etmeli. Günahtan-sevaba, kötülükten iyiliğe, alçaktan yüceye, değersizden değerliye, dünyadan ukbaya hicret... Kutsala hicret! 

Bütün peygamberler, hicreti öğretmek için gönderildiler. Âdemoğlu’nu temsil eden Hz. Âdem ilk muhacirdi. Şeytan günahında ısrar ile İblis olurken, Hz. Adem günahına pişman olarak kendisine iradesini kullanacağı dünyaya gönderildi. Dünya Adem oğlunun tevbesine karşılık bir ödül olarak verildi. Hicretin mükâfatı! Hz. Nuh, hicretin gemisini, karada yapmayı öğretti. Tufan isyan edenler için bir felaket, iman edenler için bir hicret oldu. Hz. İbrahim muhacirlerin piriydi. İnsanlığı küfürden, zulümden ve şirkten nasıl hicret edileceğini öğretti. Nemrud’un zulüm diyarından inancını özgürce yaşayabileceği bir toprak arayışı için çıkarken; “Ben Rabbime hicret ediyorum” demişti. Hz. Hacer’in Hicreti, (hicret eden kadın da olsa) Allah indinde makbul bir amel olarak ne kadar değer taşıdığını, kendisinden sonraki Müslümanlara bir vecibe olarak intikal etmesinden anlıyoruz. İsmail hicretin bebeğiydi. Bebeğin hicreti, kendisini babasının elindeki bıçağın altına kadar getirdi. O hicretin teslimiyet olduğunu öğretti. Hz. Yusuf’un hicreti ise kuyulara atılmak, köle diye satılmak, iffet, liyakat, hikmet, hizmet ve gayretle Mısır’a sultan olmaktı. Hz. Yusuf, “Bir muhacir ne yapabilir?” sorusunun en çarpıcı cevabıydı. Hz. Musa, prenslikten çobanlığa, saraydan ağıla, imkândan mahrumiyete hicreti öğretti. Hz. Davud, iktidarın hicretin ‘hizmet’ olduğunu, Hz. Süleyman, güç ve servetin hicretin emrinde olduğunu öğretti. Hz. Zekeriyya ve Yahya, şahadetin de bir hicret olduğunu öğrettiler. Hz. İsa, insanlığı nefret ve zulümden sevgi ve merhamete hicrete çağırdı. Ve Alemlere Rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz, hicretin medeniyet ve ‘devlete giden yol’ olduğunu öğretti. Hicret, sıradan ve klasik yaklaşımla, zulüm gören, umumî boykota maruz kalan Müslümanların, zulümden ve boykottan uzak, huzur dolu sıkıntısız bir sığınma hareketi değil; yeni zihnî yapıya uygun bir muhit oluşturma gayreti ve ideali olarak değerlendirilebilir. Davranış, çevre, zihniyet boyutunun yanında müesseseleşme ve organizasyon boyutu da “hicret”e farklı bir bakış ve anlayış getirmektedir. 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle