Allah’ı ilâhlar ilahı ve rabler rabbi olarak tanıyanlar!
Yüce Rabbimiz şöyle buyurdu: “Allah, kendisine mülk verdi, diye rabbi konusunda İbrahim’le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: “Benim Rabbim diriltir ve öldürür” demişti; o da: “Ben de öldürür ve diriltirim” demişti. (O zaman) İbrahim: “Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir” deyince, o küfre sapan böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Bakara, 258)
Mevdudi (r.a.)’ın Fravunluğu ve Nemrudluğu kavramamız noktasında bu ayet-i celile ile ilgili tespit ettiği aşağıdaki hususlar çok önem arz etmektedir:
Burada değinilen kimse Hz. İbrahim’in (a.s) doğduğu ülke olan Irak’ın kralı Nemrud’dur. Kitab-ı Mukaddes bu tartışmadan bahsetmez; fakat Talmud, ayrıntılarıyla ele alır ve özde Kur’an’daki pasaja çok benzemektedir. Talmud, Hz. İbrahim’in (a.s) babasının Nemrud’un baş memurlarından biri ve efendisinin gözde kulu olduğunu bildirmektedir. Oğlu Hz. İbrahim (a.s) ise çok küçük yaşından beri derin bir Allah sevgisi taşımaktaydı. Büyüdüğünde açıktan Allah’ın “Birliğini” ilân etmeye ve Allah’a koşulan ortak ve eşleri kötülemeye başladı. Bu inancını göstermek amacıyla putları kırdı. Babası aceleyle kralın huzuruna çıktı ve Hz. İbrahim’i (a.s) ihbar etti: “O şöyle şöyle yaptı, hüküm vermen için senin huzuruna çıkarılsın” dedi. Hz. ibrahim (a.s), kralın huzuruna çıkarıldı ve aralarında burada bahsedilen tartışma geçti.
Tartışmanın asıl konusu şuydu:
Hz. İbrahim (a.s) Rab olarak kimi kabul ediyordu: Allah’ı mı, Nemrud’u mu? Bu tartışma, tebaasını Rab olarak Allah’ı değil de, kendisini kabul etmeye zorlayan Nemrud’un zorbalığından kaynaklanıyordu. Tabiî onun bu iddiası yanlıştı. Kendisine bu mülkü veren Allah’a şükreden bir kul olarak, Rab diye Allah’ı kabul etmeliydi. Şükreden bir kul olmak yerine o, öyle nankör oldu ki, tebaasının Rabbi olduğunu iddia etmeye başladı. Hz. İbrahim (a.s) bu durumu kabul edemeyeceği için aralarında bir tartışma meydana geldi.
Bu tartışmanın asıl mahiyetini anlayabilmek için aşağıdaki noktaları göz önünde bulundurmalıyız.
1) Allah’ı ilâhlar ilahı ve rabler rabbi olarak kabul edip, bununla birlikte O’nu tek Rab ve Mâbud olarak kabul etmediklerini gösterir bir şekilde O’na başka ilâhlar ve rableri ortak koşmak, hemen hemen tüm müşrik toplumların özelliğidir.
2) Onlar her zaman ilâhlığı ikiye ayırmışlardır: Tabiatüstü ilâhlık ve hükümde ilâhlık. Bir sonuç doğuran her tür sebebi kontrol eden tabiatüstü ilâhlığı, Allah’a atfetmişlerdir. Bu nedenle ihtiyaç duyduklarında veya zorluk anlarında O’ndan yardım dilerler; fakat cahillikleri nedeniyle ruhları, melekleri, cinleri, yıldızları ve daha birçok şeyi Yüce Allah’a eş koşarlar ve onlara dua ederler, onlara ibadet ederler ve onlar için yapılmış tapınaklara adaklar sunarlar.
Sadece Allah’a ait olan ve hayat tarzını belirleme emirlerine uyulmasını isteme ve dünyadaki bütün işler üzerinde mutlak otorite sahibi olma hakkını sadece O’na veren hakimiyette ilâhlığa gelince, her çağdaki müşrikler bu hakkı Allah’tan alıp, kral soyundan gelenlere veya gruplara vermişler veya Allah’la diğer putlar arasında paylaştırmışlardır. Kral soyundan gelenlerin ikinci kategorideki anlamıyla ilâhlık iddia etmelerinin nedeni budur. Bu soylular grubu, iddialarına destek bulabilmek için birinci anlamda ilâhların soyundan geldiklerini iddia etmişlerdir. Rahipleri ve din adamları ise onları bu konuda destekleyip savunmuşlardır.
3) Nemrud, hakimiyete sahip olduğu anlamında ilâhlık iddiasında bulunmuştur. O ne Allah’ın varlığını reddetmiş ne göklerin ve yerin yaratıcısı ne de evrenin yöneticisi olduğunu iddia etmiştir. O sadece Irak’ın ve Irak’ta yaşayanların mutlak efendisi ve hâkimi olduğunu iddia ediyordu.
O’nun iddiası şuydu: Ben ne dersem kanundur ve ben, söylediklerim nedeniyle benden başka hiç kimseye karşı sorumlu değilim. Bu nedenle beni efendi (rab) olarak kabul etmeyen her Irak’lı asîdir.
4) Burada değinilen tartışma, Hz. İbrahim (a.s): “Ben Alemlerin Rabbini Rab olarak ve ibadet edilecek ilâh olarak kabul ediyorum. O’ndan başka her şeyin rabliğini ve ilâhlığını reddediyorum” deyince ortaya çıkmıştır. Bu açıklama sadece kutsal din ve ulusal ilâhları kökünden reddetmekle kalmıyor, aynı zamanda ulusal devletin ve onun merkezî gücü olup, Irak’ın tek efendisi olduğunu iddia eden Nemrud’un varlığını tehdit ediyordu.
Buna müsamaha gösterilmemesinin ve Hz. İbrahim’in (a.s) sorguya çekilmek üzere Nemrud’un önüne getirilmesinin nedeni işte bu tehdittir.
Hz. İbrahim (a.s) ilk cümlesinden itibaren Allah’tan başka Rab olamayacağını apaçık ortaya koyduysa da, Nemrud yine de O’nun iddiasını çürütmeye çalıştı.
Fakat ikinci delilden sonra Nemrud o denli köşeye sıkıştırılmıştı ki, başka bir sebep öne sürecek gücü kalmamıştı. Çünkü kendisi de, güneşin Hz. İbrahim’in (a.s) Rab olarak kabul ettiği Allah’ın emrinde olduğunu biliyordu. Fakat buna rağmen O, bu apaçık gerçeği kabul edemezdi; çünkü bunu kabul etmesi, despotluk yönetiminden vazgeçmesi demek olurdu. İçindeki isyan buna hazır olmadığı için, apaçık farkına vardığı halde Nemrud, nefse tapınmanın karanlığından Hakk’ın aydınlığına çıkmadı. Eğer nefsi yerine, Allah’ı ilâh olarak kabul etseydi, Hz. İbrahim’in (a.s) davetiyle doğru yolu bulurdu. (Mevdudi, Tefhim’ul Kur’an)
Sözlerimizi Elmalılı merhumun şu önemli ikazlarıyla noktalayalım:
Hıristiyanlıkta ruhban sınıfının böyle bir imtiyaz ve hakimiyetle “min dunillah” (Allah’ın gerisinde) Rab edinilmelerine “klerikalizm” adı verilir. Daha sonra bundan şikayetle Protestanlık zuhur etmiştir. Mâide Sûresi (âyet 64, 65)’ne bakınız. Daha sonra bu Rablık imtiyazı, ruhban sınıfının elinden çıkmış, parlamenterlere geçmiştir… Herhangi birini rab edinmiş olmak için behemehal ona “rab” adını vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farz etmek, ona uyduğu zaman Allah’ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir. (Elmalılı M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Tövbe,31c.4, s.317-319)