“Dünya kupası üçüncülüğümüz!”
Önce anlaşalım:
Meseleyi “Amaaan yine futbol yazmış” diyerek kesip atmak yok.
Öyle yapıp da bu hassas kalbimi kırmak yok!..
Sabredin lütfen; “futbol yazar gibi” yapacağım ama söz veriyorum, aslında futbol yazmayacağım.
Bana ne futboldan, başka derdim mi yok!..
Böyle diyelim ve devam edelim…
Efendim:
Bir maçtaydım.
Son derece kritik bir karşılaşmaydı.
“Desteklediğim” takım iyi oynamıyordu.
İlk yarıyı da yenik durumda tamamlamıştı.
Devre arasında “Amigo” denen zat, elinde megafon bağırmaya başladı:
“Bazı maçları almak taraftara düşer. Bu maçı da biz alacağız. Rakibi şaşkına döndüreceğiz!”
O tribün, ikinci yarının başlama düdüğü ile birlikte coştu…
O coşku bütün stada yayıldı.
Takım bir anda ayağa kalktı ve maçı net bir skorla aldı.
Tribünler duruma el koyana kadar takım yoktu, “teknik direktör” ve “takım kaptanı” kontrolü kaybetmek üzereydi.
İkinci yarıya kötü başlangıç, işleri iyice içinden çıkılmaz hale getirebilirdi.
Bazı oyuncular iyice oyundan düşebilir, maçın artık kurtarılamayacağına kanaat getiren şöhretler “transferi” düşünerek risk almamaya yönelebilirdi.
Ve hatta, takım oyuncuları arasında kavga bile yaşanabilirdi.
Gerginlik ve ümitsizlik havası tribünleri de sardığında, işler büsbütün karışabilir, o “cefakâr” taraftar bir anda “yuhalamaya” başlayabilirdi.
Hatta yuhalayan ve yuhalamayan “aynı takımın taraftarları” birbirine girebilirdi!..
Olabilirdi zira, her biri ciddi fedakarlıklarda bulunarak geliyorlardı maçlara.
Evlerinin rızkından kesip ciddi rakamlara bilet alıyor, bütün günlerini bu işe ayırıyorlardı.
Onlar “şahsi menfaatleri” olmayan, hatta kendilerine “külfet” oluşturan böyle çabanın içine girmişken, sahadakilerin gerekli mücadeleyi göstermemelerine dahası birbirlerini yemelerine “seyirci” kalmamayı tercih edebilirlerdi.
¥
Neyse ki;
tribünler duruma el koydu ve takım içinde kavga meydana gelmesine de, şampiyonluğun elden gitmesine de, kulübün büyük sıkıntılar içine girmesine de mâni oldu.
Şöyle bir tablo…
Takım devre arasında sahaya çıkmış…
Tribün bağırıyor:
“Buraya gelin söz verin!”
Bütün takım el ele, tribünlere gidiyor…
Taraftarı selamlıyor.
Söz veriyor.
Birlik ve beraberlik ruhu ile rakibi duman ediyor!..
¥
Dedim ya;
Bu işlere “basit maç mevzuları” olarak bakmayın.
Görmek için bakan bir gözler, basit bir futbol oyunundan bile çok mesaj çıkartabilir.
Dersiniz ki mesela;
“Şu Alman Milli Futbol takımı nasıl oluyor da hep zirvelerde kalıyor?”
Değil mi ya, adamlar iki sene, üç sene bocalasalar da, çakı gibi bir jenerasyonu çıkartıp zirveye ulaşmayı biliyorlar.
Bunun sebebi ne olabilir?
Çok basit;
“Sistem!”
Altyapın sağlamsa, geleneklerin oturmuşsa, başarılar bir veya birkaç kişinin başarısına değil de, “sisteme” bağlanmışsa sonucu alırsınız.
“Kişiler”e bağımlı bir sisteminiz varsa…
O kişiler bıraktığında ya da bırakmak mecburiyetinde kaldığında krize girersiniz.
UEFA Şampiyonluğu ve Dünya Üçüncülüğü elde etmiş ekiplerimizin bu başarılarını kalıcı hale getirememelerinin en büyük sebebi değil mi sistemsizlik.
Yazının başında “amigo”dan naklettiğimiz gibi “bazı maçları” tribünler alır.
Benden bir ekleme olsun;
“Bazı maçları Lider ve onun arkasındaki tribünler alır.”
Ancak…
Kalıcı, sürdürülebilir başarılar mutlaka ama mutlaka “sistemin” eseridir.
Lider şarttır ama liderin verimli olabilmesi, kapasitesini tam olarak sahaya yansıtabilmesi “sistem”den aldığı güçle mümkün olabilir.
Yoksa…
Liderlik de bir yere kadar.
Türkiye’nin “sistem” kurma çabasını “diktatörlük arayışı” gibi basit bir gerekçeye dayandırmaya çalışanlara kulak asmayın.
Sistemi kurdunuz kurdunuz…
Kuramazsanız,
UEFA Şampiyonluğu ve Dünya Kupası Üçüncülüğü ile yüzyıl boyunca övünüp durursunuz!..
¥
Demem o ki, tribünler duruma el koyacak.
Maçlar öyle veya böyle alınacak.
Bunlar olurken, ihmale gelmez, sistem de hızlı bir şekilde kurulacak.
Yoksa…
Fena!..
Yemeye başladın mı, elin ayağına dolaşır!..
“Düşmeye” başladın mı, yeni takım arayışları hızlanır!..


