Uyuşturucu ve kayıp nesiller
Uyuşturucu ve kayıp nesiller
REFİK TUZCUOĞLU
Bir medeniyetin nabzı, gençliğinin damarlarında atar.
Tarihin meşakkatli yokuşlarını tırmanan ve bir milletin ufkunu aydınlatan, gençlerin berrak dimağıdır. Ancak Türkiye’nin bu stratejik sermayesi bugün “sinsi bir tehdit” ile karşı karşıya.
Uyuşturucu, arka sokakların melankolik bir detayı olmaktan çıkıyor. Artık hanelerimize kadar sokulan, gençlerin odalarına sızan, dijital ağların ve sentetik labirentlerin karanlığından beslenen çağdaş bir vebaya dönüştü. Emniyet teşkilatının raporları, saha analizleri tehlikenin artık “vites büyütme” safhasına geçtiğini gösteriyor.
Ortaya dökülen istatistikler, gençliğimizin göz göre göre uçuruma sürüklenme riskini ilan ediyor.
Zehrin Pazarlandığı Sokaklar
Rakamların haykırdığı en acı hakikat, bağımlılığa başlama yaşındaki düşüş. Yapılan araştırmalar uyuşturucuya bulaşma eşiğinin 13’lere kadar indiğini ortaya koyuyor.
Oyun oynaması gereken gencecik bedenler, laboratuvarların kustuğu “akıl katili” kimyasallarla, metamfetamin ve bonzai denilen modern ifritlerle tanışıyor. Ergenliğin o fırtınalı ikliminde; merak, arkadaş baskısı, sevgisizlik, aile içi huzursuzluk ve kendini ispat sancısı, gençleri ölümcül bir yangına sürüklüyor.
Bugün karşımızdaki düşman kılık değiştirmiştir.
2020 sonrasında dünya ile birlikte Türkiye de, yeni nesil sentetiklerin dalgasına girdi. Laboratuvar ortamında ucuza üretilen kimyasallar, dijital platformların ekranlarından sızarak bir “torbacı” siluetine bile ihtiyaç duymadan sanal dehlizlerde elden ele dolaşıyor.
Uyuşturucu kaynaklı ölümlerdeki %42,3 oranındaki korkunç artış; sadece bedenleri değil, bir milletin sosyal bağışıklığını hedef alan bir kara haberdir.
Sahte Cennetler
Peki, gençlik neden bu kadar savunmasız?
Çünkü çağımız, insanı hakikatten koparıp maddeye zincirleyen, aileyi parçalayan ve bireyi kendi yalnızlığının zindanına hapseden bir illüzyon çağıdır. Sosyal medyanın dayattığı “anlık haz” putu, gençleri emek ve sabır isteyen saygın ideallerden kopardı. Gençlik, ruhundaki devasa boşluğu, günlük ortalama 8 saat geçirdiği dijital dünyadaki içeriklerle doldurmaya çalışıyor.
Dijital kumarın felç ettiği dopamin döngüleri, genci nihayetinde sokaktaki sentetik zehrin kucağına itiyor. İrade önce sanal âlemde esir alınıyor, sonra sokak köşelerinde infaz ediliyor.
İradesi ipotek altında, şuuru felç olmuş bir nesille ne bir medeniyet inşa edilebilir ne de tarihin kutlu mirası yarına taşınabilir. Bağımlılık; güveni zehirleyen, suçu sıradanlaştıran derin bir sosyal şizofrenidir. İslam’ın üzerine titrediği o beş temel kalkan; canın, aklın, neslin, malın ve inancın muhafazası, tam da bu eşikte hayati önem kazanıyor.
Zira aklı felç olanın nesli kurur; nesli kuruyanın medeniyeti ise tarihin tozlu raflarında kaybolur.
Nefsin Zindanından Dirilişe
Bağımlılık, insanın arzularının kölesi olup “Nefs-i Emmâre”nin zindanına mahkûm olmasıdır. Gençlerimizi bu zifiri karanlıktan çıkaracak olan şey, salt polisiye tedbirler veya klinik reçeteler olamaz. Onların kalplerine, sentetik hazların sahteliğini gösterecek “sahici ve ulvi” gayeler nakşedilmeli.
Geçtiğimiz günlerde Bâb-ı Âli Toplantıları’nda Bilal Erdoğan’ın dile getirdiği tespitler, tam da bu anlamda bir uyanış çağrısıydı. Gençliği o karanlık bataklığa düşmeden, henüz yolun başındayken çekip alma zarureti… Sporun disipliniyle, birebir ilginin sıcaklığıyla, eğitimin aydınlığıyla gençlerin yanında olmak, sıradan birer aktivite değil; sahte cennetlere karşı bir “varoluş ve diriliş” mücadelesidir.
Gencin omuzuna dokunacak bir ağabeye, ufkunu açacak bir rehbere ve varoluş gayesini fısıldayacak bir irfan ocağına, ekmekten ve sudan daha ziyade muhtacız. Her bir öğretmenin veya din gönüllüsünün sadece birkaç gence zaman ayırmasıyla filizlenecek o tohumları bir düşünün!
Topyekûn Seferberlik
Eğer yarına dair büyük bir medeniyet iddiamız varsa, bu ancak sokakları güvenli, yuvaları huzurlu ve gençleri ufka umutla bakan bir toplumla mümkün. Gençleri bu zehirden kurtarmak sıradan bir asayiş meselesi değil; geleceği inşa etme davasıdır. Her bir gencimiz düşmesine rıza göstermeyeceğimiz bir medeniyet burcudur.
Onların elinden tutmazsak, genç ruhların karanlık uçurumlara savruluşunu asayiş bültenlerinde seyretmeye devam ederiz.
Vakit; aileden mektebe, camiden cemiyete dek bu sessiz felakete karşı yekvücut olma vaktidir. Gençlerimize sahip çıkmanın bir “izzet meselesi” olduğunu yeniden hatırlamalıyız.
Şimdi, topyekûn bir seferberlikle o sentetik zehrin karşısında durup “Haydi Bismillah” diyebilecek miyiz?