• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Refik Tuzcuoğlu
Refik Tuzcuoğlu
TÜM YAZILARI

Platonik aşkın sonu

28 Nisan 2026
A


Refik Tuzcuoğlu İletişim:

Platonik aşkın sonu
REFİK TUZCUOĞLU

Uluslararası ilişkilerde sarf edilen bazı ifadeler vardır; basit bir dil sürçmesinden ziyade, yüzyıllardır saklanan genetik kodların ve şuuraltının dışa vurumudur.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, Avrupa’yı "Rus, Türk veya Çin etkisine" karşı koruma çağrısı yapması tam olarak böyle bir andı. Komisyon Başsözcüsü Paula Pinho’nun ertesi gün konjonktürün ve reel politiğin mecburiyetine sığınarak "Türkiye vazgeçilmez bir ortaktır" minvalinde vaziyeti toparlamaya çalışması, mızrağın çuvala sığmadığı gerçeğini değiştirmiyor.

Bu ifşayı doğru okumak için, Türkiye'nin Avrupa ile olan o sancılı geçmişine, adeta tek taraflı bir 'platonik aşk' hikâyesine bakmak gerekir. Türkiye, yarım asrı aşan Avrupa Birliği serüveninde masada kalmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Özellikle içimizdeki Batılılaşma sevdalısı muhitler, bu entegrasyonu hastalıklı bir aidiyet çabasıyla, adeta bir varoluş gayesi olarak kodladılar. 'Her türlü bedeli ödeme' pahasına, Avrupa'nın her şartı bir dogma gibi kabul edildi. Lakin karşı tarafın ikiyüzlülüğü, bu entegrasyon gayretini türlü bahanelerle karşılıksız bıraktı; atılan her adım Brüksel’in soğuk duvarlarında yankısız eriyip gitti.


Çünkü Avrupa, kanaatlerini kolay değiştiren bir kıta değildir. Pragmatisttir, çifte standartlıdır, kibirlidir ve en önemlisi; hep dönüştürmek, kendi kalıbına sokmak, kültürel aidiyetinizi değiştirmek ister. Her şeye rağmen tam bir itaat arz etseniz dahi size asla tam anlamıyla güvenmez. Haçlı Seferleri'nden Viyana kapılarına kadar uzanan o derin tarihsel tortu; İskandinavya'dan Almanya ve Fransa'ya kadar Avrupa'nın genetik kodlarında Türkiye'yi her zaman mutlak bir 'öteki' olarak konumlandırmıştır. Esasen Rusya da bu kıtanın zihninde hep bir 'öteki' olmuştur. Hatta bugün AB içinde yer alan Doğu Avrupa ülkeleri bile 'Avrupalılığı' temsil etmedikleri düşünülmesine rağmen entegrasyona dâhil edilmişlerdir; zira onlar Avrupa'nın zihinsel hiyerarşisinde kategorik olarak alt sırada yer alan ve mecburen katlanılan zaruri bir 'tampon bölge'den ibarettir.

Muhafazakâr siyasi aklın meseleye yaklaşımı tam da bu noktada Batı hayranlığından ayrışır. Muhafazakâr siyaset, AB’nin bu genetik kodları sebebiyle Türkiye’yi mücbir bir jeopolitik zorunluluk olmadıkça hiçbir zaman tam ve eşit bir üye olarak kabul etmeyeceğini en başından beri biliyordu. Ancak bu ilişkiyi, Türkiye’nin çıkarları için sürdürülmesi gereken stratejik bir gereklilik olarak değerlendirdi. Batı’yı ana mihver ve tek eksen olarak görenlerin aksine, sadece bu kapıda zaman kaybetmek yerine çok kutuplu, esnek ve bağımsız bir dış politika vizyonu geliştirdi. Bugün gelinen noktada; ne tam üye yapılan ne de kopulabilen o gri bölge, muhafazakâr siyasetin 'stratejik realizminin' ne kadar haklı olduğunu ve zamanın bu sarsılmaz öngörüyü nasıl tescillediğini açıkça göstermiştir.


Fakat bugün tarih, o kibirli Avrupa'yı kendi gururu içinde boğulmakla yüz yüze bırakıyor.


Kuzeyde Ukrayna-Rusya savaşının oluşturduğu yıkım, güneyde ve doğuda ise İran ile ABD/İsrail ekseni arasında patlak veren savaş, dünyanın jeopolitik faylarını yerinden oynattı. Soğuk Savaş'ın ardından ABD'nin güvenlik şemsiyesi ve Rusya'nın ucuz enerjisiyle konforlu bir "refah imparatorluğu" kuran Avrupa, şimdi o illüzyonun çöküşünü titreyerek izliyor. Özellikle ABD siyasetindeki radikal değişimler ve NATO’nun geleceğine dair belirsizlikler, kıtayı kendi güvenliğini sağlama konusunda derin bir paniğe sürüklemiş durumda.

Avrupa, on yıllardır "demokrasi ve insan hakları" ambalajıyla pazarladığı o normatif üstünlüğünün, sahada patlayan bombalar ve değişen sınırlar karşısında hiçbir işe yaramadığını acı bir şekilde tecrübe ediyor. Kendi sınırlarını korumaktan aciz, savunma sanayisi hantal ve vizyonu felç olmuş bir yapının; bugün yerli savunma konsepti, İHA'ları, SİHA'ları ve muazzam operasyonel aklıyla sahada denklem değiştiren bir Türkiye'ye burun kıvırması ancak köhne bir oryantalizmin eseri olabilir.


Mesele sadece askeri güvenlik de değil. Çin ile sertleşen rekabet, Hürmüz ve Kızıldeniz'de tıkanan lojistik damarlar, Avrupa'yı ekonomik bir nefes darlığına itiyor. Bugün Avrupa’nın sanayi çarklarını maliyet avantajıyla döndürebilmesi için Asya’yı Avrupa’ya bağlayan güvenli ticaret yollarına ihtiyacı var. Zengezur’dan Kalkınma Yolu’na, Orta Koridor'dan Hazar havzasına kadar uzanan ve Türkiye’nin "merkez ülke" vizyonuyla şekillenen bu yeni şah damarları olmadan Avrupa'nın ayakta kalması neredeyse imkânsızdır. Brüksel bürokrasisi, jeopolitik miyopluğu içinde aslında kendi şah damarını kestiğinin farkında değil. Çünkü yeni dünyada Türkiye'nin Avrupa pazarına duyduğu ihtiyaçtan çok daha fazlası, Avrupa'nın Türkiye'nin lojistik, enerji ve güvenlik şemsiyesine duyduğu mecburiyettir.

Von der Leyen’in Türkiye’yi Rusya ve Çin ile aynı 'tehdit' parantezine alarak ülkemizi küresel oyun kurucularla bir tutması; kapıda bekleyen uysal bir adayın, artık bağımsız bir güç merkezine dönüştüğünün bizzat Avrupa tarafından tescil edilmesidir.


Avrupa, bir zamanlar platonik bir aşkla kendisine bağlanan bu ülkenin, bugün onsuz aşılamayacak bir kudrete ulaşmasını kabullenemiyor. Sözcülerin diplomatik 'vazgeçilmez ortak' manevraları ile o kaba dışlama refleksi, aslında aynı stratejik çaresizliğin iki farklı yüzüdür.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23