Amerika’nın dediği değil Allah’ın dediği olacak/1
Amerika’nın dediği değil Allah’ın dediği olacak/1
MUSTAFA ÇELİK
Tarih, kendini tekrar eden bir ibretler kitabıdır. Her çağda bazı güçler çıkar ve dünyanın bir kısmını “terbiye edilmesi gereken” topraklar olarak görür. İşgal ve istilâyı medeniyet, sömürüyü düzen, tahakkümü ise ilerleme diye sunarlar. İslâm coğrafyası da yüzyıllardır bu kibirli bakışın hedefinde durur. Oysa bu topraklar, haritalar üzerinde çizilen planlardan, masalarda kurulan senaryolardan çok daha derin bir hafızaya sahiptir.
Emperyalistler, İslâm dünyasını şekillendirebileceklerini, yeniden dizayn edebileceklerini sandıkları her hamlede aslında kendi sonlarına bir adım daha yaklaşırlar. Çünkü bu coğrafya yalnızca toprak değildir; inançtır, direniştir, köklü bir iradedir. Dışarıdan bakıldığında zayıf, parçalı ya da sessiz görünen bu dünya, tehdit karşısında tarihin defalarca şahit olduğu bir gerçeği hatırlatır: İşgalciler gelir, fakat kalıcı olan daima bu toprakların ruhudur.
Bu yüzden İslâm toprakları emperyalistlere mezar olur. Nice ordular, nice iddialar burada anlamını yitirir. Fakat bu topraklar asla “Gülizar” olmaz; yani süslenip sunulan, başkalarının hevesine göre şekillendirilen bir vitrin hâline gelmez. Çünkü burası, kendisi olma ısrarını bedel ödeyerek öğrenmiş bir coğrafyadır. Ve tarih, bu ısrarı küçümseyenlerin adını genellikle mezar taşlarında saklar.
Hilafetin ilgasıyla birlikte Müslüman dünyanın yalnızca bir siyasal kurumunu değil, aynı zamanda ortak bir aidiyet duygusunu da kaybettiği sıkça söylenir. Bu kayıp, bir anda hissedilmedi belki; fakat zamanla sınırlar sertleştikçe, haritalar çoğaldıkça ve “ulus” kavramı kutsallaştırıldıkça derinleşti. Aynı inancı paylaşan, aynı tarihsel hafızadan beslenen toplumlar birbirine yabancılaştı. Kardeşlik, yerini şüpheye; dayanışma, yerini rekabete bıraktı.
Ulus-devlet projesi, Batı için düzen ve egemenlik anlamına gelmiş olabilir; ancak Müslüman coğrafyada çoğu zaman parçalanma, bağımlılık ve kırılganlık üretti. Yapay sınırlar, doğal toplumsal bağları böldü. Aynı şehrin iki yakası, aynı kabilenin iki kolu, aynı mezhebin iki cemaati farklı bayraklar altında karşı karşıya getirildi. Bu bölünmüşlük hâli, dış müdahalelere açık, içeriden ise sürekli kanayan bir yapı oluşturdu.
Bugün açlıkla, yoksullukla ve savaşla boğuşan Müslüman toplumlara baktığımızda, yaşananların yalnızca bir “geri kalmışlık” meselesi olmadığını görmek zor değil. Açlık, çoğu zaman doğal değil; siyasidir. Savaşlar, çoğu zaman hileli ve planlıdır. Şunu bilelim ki; katliamlar, sadece silahı tutan eli değil, o eli oraya süren düzeni de sorgulamayı gerektirir.
Bütün bunların ortasında, Müslümanların varlığının bir rahatsızlık unsuru olarak görülmesi hissi giderek güçleniyor. İnancın kamusal alandan dışlanması, kimliğin tehdit olarak algılanması ve direnişin “terör” etiketiyle bastırılması bu hissi besliyor. Ne var ki asıl tehlike, bu baskıların Müslüman toplumları kendi içine kapatması, öfkeyi aklın önüne geçirmesi ve adalet talebini kör bir intikama dönüştürmesidir.
Belki de asıl soru şudur: Kaybedilen yalnızca hilafet mi, yoksa birlikte düşünme, birlikte yaşama ve birlikte direnme yeteneği mi? Eğer cevap ikincisiyse, çözüm de yalnızca geçmişte değil; bugünde yeniden inşa edilecek bir ahlakta, bir bilinçte ve bir adalet duygusunda yatıyor. Çünkü parçalanmış bedenler birleşmeden önce, dağılmış zihinlerin toparlanması gerekir.
Bütün halkı Müslüman ülkelerin tümünü Gazzeleştirmek, Amerika ve İsrail’in en büyük emeli haline gelmiş. Kaos çıkarmak, Müslüman halkları birbirlerine kırdırmak, Amerika-İsrail’in bir ekmek kapısı haline gelmiştir. Tek dişi kalmış aç canavar gibi halkı Müslüman ülkelere saldırıyorlar. Amerika, bu asrın küresel firavunudur.
Firavun’un sesi gür çıkıyordu. Sarayları vardı, orduları vardı, kalabalıkları peşinden sürükleyen bir kudreti vardı. Ama hakikati yoktu. Hakikat, gürültüyle değil, sabırla konuşur; geçici olanın değil, kalıcı olanın dilidir. Firavun bunu anlayamadı. Gücün kendisinden menkul olduğunu sandı ve “Ben sizin en yüce rabbinizim” diyebilecek kadar körleşti.
Oysa tarih bize hep aynı gerçeği fısıldar: Allah’ın dediği olur. İnsan ne kadar yükselirse yükselsin, hakikatin üstüne çıkamaz. Firavun, Musa’nın asasından korkmadı belki ama asıl korkması gereken şey, kalbinin taşlaşmasıydı. Çünkü insan, hakikate gözlerini kapattığında yalnızca yanlışta ısrar etmez; kendi sonunu da hazırlar.
Bugün Firavun yok, ama firavunluk hâlâ var. Kimi zaman bir makamda, kimi zaman bir düşüncede, kimi zaman da insanın kendi nefsinde. “Ben bilirim” diyen her dil, “bana kimse hesap soramaz” diyen her zihin, Firavun’un yankısını taşır. Ve her çağda Musa’lar vardır; sayıları az, sesleri kısık ama sözleri hakikatin ta kendisidir.