Filistin’in âhı
Filistin’in âhı
MUSTAFA ARMAĞAN
Halkımızı son bir asırdır güncelliğini hiç yitirmeyen Filistin davasından uzak tutmak amacıyla yıllardır nice algı operasyonları yapılıyor. Bunlardan biri, Filistinli Müslümanların Yahudilere ücret karşılığı topraklarını sattığı ve işgale zemin hazırlayan baş etkenin bu olduğu iddiasıdır. Diğeri de ‘Araplar bize ihanet etti veya arkadan hançerledi’ söylemidir.
Maalesef basın, tv ve sosyal medyada fazlasıyla yayılan bu yalanın çürütülmesi çok kolay olduğu halde “Gerçek ayakkabılarını giyene kadar yalan dünyayı dolaşır” sözünü haklı çıkarırcasına cevaplar kâfi gelmemiş ve yalanlar safi zihinleri etkilemiş durumdadır.
Biri tarihçi diğeri jeolog iki sakallı profesörün bir video yayınında, özellikle tarihçi olanın “Eskiden Filistinli demek arazi satıp yaşayan insan demekti. Maalesef İkinci Harp’ten önce (yani İkinci Dünya Savaşı öncesinde) o Filistinli tipi arazileri satan ve sattıkça Beyrut’ta, Kahire’de yiyip harcayan insan tipiydi” diye zehrini kusmak suretiyle adeta katledilen on binlerce Filistinliye “oh” dercesine pes perdeden konuşma talihsizliği bu meselelere dair bir bilinç oluşturma noktasında acil bir ihtiyacı gündeme getirmiştir.
Öte yandan, Birinci Dünya Savaşı’nda Filistin ahalisinin çoğunluğu Osmanlının yanında durmuş ve onunla aynı safta mücadele etmiştir. Kaldı ki Filistinliler bizi arkamızdan vurduğu veya toprak sattığı için Filistin arazisi el değiştirmedi ki. Buradaki temel mesele, Büyük Britanya veya bizim deyimimizle İngiltere emperyalizmi eliyle kurdurulan İsrail devletinin ve Siyonizmin İslam âleminin kalbinde bir üs, Batı medeniyetinin ileri karakolunu kurmasına müsaade edilmiş bulunmasıdır. Emperyalizm faktörünü göz ardı eder ve dikkatimizi minimal ve lokal meselelere kaydırırsak yakın tarihte yaşanılan her şey anlaşılmaz hale gelir.
1917 yılının 2 Kasım günü iki önemli hadise meydana geldi. Biri Kudüs’ün düşmesine yol açan 3. Gazze muharebelerinin başlangıcı sayılan Birüsseba muharebesinde başında İsmet (İnönü) Bey’in bulunduğu Üçüncü Kolordumuzun yenilgisidir. Üçüncü Kolordu o gün büyük bir hata yaparak İngilizlerin savunma hattımızı yarmasına izin verdi. Oradan bir bıçak gibi cephemize sokulan İngiliz kuvvetleri savunma hattımızı ikiye ayırıp bir ay sonra Kudüs’ü düşürmeyi başardı. Bu başarısızlık üzerine bizzat Alman Komutan Kress Paşa, İsmet Bey’in divan-ı harbe verilmesi için girişimde bulunduysa da olayın üstü bir şekilde örtüldü.
2 Kasım 1917 günü cereyan eden ikinci olay ise İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Balfour’un Siyonistlerin temsilcisi olan Baron Rothschild’e bir mektup yazarak şunu belirtmesidir:
“İngiltere devleti olarak Yahudilerin bir devlet kurmasını destekliyoruz, arkalarındayız”.
Biri Kudüs’ün düşmesine giden yolu açıyor, öteki İsrail devletinin kurulmasına giden beyannameyi yayınlıyor. Her iki olayın da aynı gün yaşanması tesadüf olabilir mi?
Dahası 1917’nin 2 Kasım’ında Filistin toprakları hâlâ Osmanlının elindedir.
Yahudi asıllı yazar Arthur Koestler şunu der:
‘’Bir millet ikinci bir millete üçüncü milletin topraklarını vaad etti.’’
Yani İngilizler, Yahudilere kendilerinin olmayan Filistin halkının topraklarını vaad etti ama daha garibi, vaad edilen toprak o tarihte meşru bir devletin, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağıydı.
Eğer biz buradaki büyük oyunu anlayamazsak fikrimizi makul bir çerçeveye oturtamayız.
İngiltere kendi topraklarından birini vaad etseydi ya; neden etmedi de Osmanlının bir toprağını vaad etti? Bu, tarihte görülmüş en büyük kalpazanlıklardan biridir.
Dolayısıyla Filistin topraklarında yapılmak istenen ameliyat, zorla ve suni olarak kurdurulan İsrail devletinin kurulmasına yönelik gayri ahlaki bir girişimdi.
Şu husus nettir:
“Filistinliler topraklarını satmasaydı” demek Siyonizmin ekmeğine yağ sürmek demektir.
Son olarak hakkında üç cilt kitap yazdığım ve Filistin davamızın mihenk taşlarından olan Sultan 2. Abdülhamid Han’ın direnişi, Siyonizmle mücadelesi ve bu meyanda yazıp söyledikleri ortadadır. Mesela demiştir ki:
“Yahudilerin Filistin’e yerleşmesine izin verdiğim an, bu Filistinli kardeşlerimizin idam fermanı olacaktır.”
Haksız olmadığını 1918’den bu yana yaşanan gelişmeler fazlasıyla ortaya çıkarmış bulunmaktadır.