Şeş Cihetten
Eskiler, dünya için, “han-ı şeş” der ya da “dünyanın altı kapısı” ifadesini kullanırlardı. Bunu yön olarak altı kapılı dünya olarak anlayabiliriz.
Altı kapılı dünyadan maksat şudur; şeş cihet (altı yön) ya da cihad-ı sitte ( Altı taraf; İleri, geri, sağ, sol, yukarı, aşağı)
Okkalı bir Osmanlı şamarı yönünü şaşırtır adamın.
Hani deriz ya feleğini şaşırmış. İşte öyle bir şey.
Omuz-kol açısı 45 derece, dirsek kıvrımı da 90 derece elin tersiyle karşıdakinin suratına patlatılan okkalı Osmanlı tokadı “shhrraakk” diye ses getirende meful, galaksinin yıldızlarını güpegündüz görür. “han-ı şeşi” şaşar.
Han-ı şeşi şaşıp paçasından turaba akana bakmadan Camiye girip istavroz çıkarırken “külhü” okumak hangi zekâya tekabül eder? Hayat şimdi böyle çelişkili dilemma itikat Müslümanca ameller sıkıntılı.
Biteviye lakırdı, dillerde aynı nakarat
Politik sahyuna kaldı tebliği hikemiyyat
Hani görklü bakış, hani keyyis-i mana
Sürüngen oldu ruhlar, ayna da hayat
Fikrine sadık bir deliler kaldı birde ölüler
Han-ı şeşten iki handa yürüdüler
Hani kıble-i âbad hani makbul-i âgah
Neden kaçtı? Aşk-ı şedid ile secdeler
Aşağılık ütopyalarla, beş kuruş etmez nahak davalar bir yana, “Hak” olanın yalana mülhak kılındığı nesebi gayrı sahih kelamı dava diye yutturup ancak bununla hayat hakkı tanıyanlara şeş cihetten şöyle atımı zevkli, cihetsiz bırakacak bir Osmanlı şamarına ne çok ihtiyaç var.
Ne çok darlandık? Ne çok kendi evinde sürgün yaşayanlar olduk. Yönümüzü gösteren pusula puslu dirayetsizlerin işgalinde. İbnülemin’in yağmalanmış evi gibiyiz.
Mehmet Akif Ersoy’un babası Fâtih müderrislerinden İpekli Mehmed Tâhir Efendinin talebesi biyografi ve bibliyografya alanında oldukça önemli bir isim İbnülemin Mahmut Kemal' inal, İstanbul’un işgal günlerinde evinden olur. Çünkü Fransızlar karargâh olarak evini seçmiş, evini boşaltmasını istemişler. Çaresiz evi boşaltır. O netameli günleri şiire dökerken şöyle der;
“dârumuzdan dûr edip berbad u tarâc ettiler
hazreti âdem gibi cennetten ihraç ettiler
zevk bâhşa beyti firdevsi de eylerken karar
bir temelsiz kulbe-i ahzana muhtaç ettiler”
Kışın ortasında, kardeşi ağır hasta, bir gazete nüshasını bile atmaya kıyamayarak biriktirdiği devasa arşivi evde bırakarak ayrıldığı evine Fransızların terkinden sonra döner. Eşyaları yağmalanmış halde arşiv yok edilmiştir.İbnülemin’in dizelerindeki gibi kendi cennetimizden ihraç edilmişiz. Cehennemi cennet belliyoruz.
Hasımların işgali, hısımların aymazlığı ortasında vurdumduymaz makinalara dönüşüyoruz.
Kitapların değeri kapağın cilasından değer buluyor.
Okuma magazinsel boyuttaysa kıymetli.
Bilmemiz gerekenleri öğrenmektense duymak istediklerimizi öğreniyoruz.
Hangi meçhule gidiyoruz? Sorusu her zamankinden daha kıymetli ama sormak istemiyoruz. Tüketerek tükeniyoruz. Bütün erdemli kelimelerimiz taklacıların elinde işportada haraç mezat satılıyor. İbnülemin’in giden arşivine yaktığı ağıt bizim ağıtımız. Lal oldu şuur, sağır oldu benlikler. Eksenimi topaca döndü. Osmanlı tokadı yemiş gibi Han-ı şeşimizi arıyoruz.
Avcı ile sırnaş itlerinin hükümranlığında taşlar bağlanmış arza. Böylece parsel parsel pay edilmiş dünya.
An-lamak avlamak demektir. Avcı avı yorarak ki avlayabilir. Avı ele geçirmek yapılan gayrete yormak denir. Yorulan avı han-i şeşini şaşar. Günün erdemi şaşıranlara şaşırmamaktan geçiyor.
Yorumcu âlemi sosyal medyada el yordamıyla yolunu bulmaya çalışan âmalar ışık saçtıklarını sanırken esası ıskalar. Kendini yorarak manayı öldürür.
Yorum manayı yorduğu için yorumdur.
Yorum manayı geçmemeli.
Şeş cihetten kıble bilinmeli. Emr olunan gibi istikamet dosdoğru olmalı.