• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Halit Kanak
Halit Kanak
TÜM YAZILARI

Edirne müdafii Şükrü Paşa’nın vefât yıldönümünde (5 Haziran 1916) kısa Balkan Savaşı

06 Haziran 2026
A


Halit Kanak İletişim:

Edirne müdafii Şükrü Paşa’nın vefât yıldönümünde (5 Haziran 1916) kısa Balkan Savaşı

HALİT KANAK 

Her şey; liyâkattan uzak devlet adamlarımızın akıllara ziyan bir şekilde 3 Temmuz 1910’da hani şu meşhûr kiliseler ve mektepler kanununu çıkartmasıyla başladı. Hepsi, birbirinden ayrı kendi menfaatini düşünen müstakil toplumlar iken, bu kanûnla Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ arasındaki ihtilaflar ortadan kalkmıştı. 

Ardından İngilizlerin teşvikiyle 1911 Eylül’ünde İtalya’nın Libya’ya saldırması, 1908 yılından beri Türkiye’nin Marmara Denizi ve boğazlara kadar olan Balkan (Rumeli) topraklarında gözü olan küçük Balkan devletlerine aradıkları fırsatı ayaklarına getirmişti. Ayrıca topraklarımızın paylaşılmasında aralarında doğacak ihtilaflar için Rus Çar’ının hakem olacağını, herkese hakkını fazlasıyla iâde edeceğini söylemesi iştahları kabartmıştı.

Ayrıca, Sofya Büyükelçiliğinden gelme Dışişleri Bakanımız Âsım Bey’in bilgiçlik taslayarak, “Balkanlar’dan imânım kadar eminim” diye Meclis kürsüsünden haykırması ve Rusya’nın Balkanlar’da kesinlikle savaşa müsâde etmeyeceği hakkındaki yalan yeminine inanarak Rumeli’ndeki en iyi 120 tabur askerimizi terhis etme kararı vermeleri felâketi bile bile çağırmaları olmuştu. 

Üstelik ihânet derecesindeki akıl tutulmasıyla Sırpların Avrupa’dan sipariş verdiği ve kısa süre sonra namlularını bize doğrultacakları son model ağır topların Avusturya-Macaristan izin vermeyince, Selânik Limanı üzerinden demiryoluyla Belgrad’a taşınmasına müsâde edilmesi işi çığırından çıkartmıştı. 

Bâb-ı Âli gibi, askerlerin de ayakları yere basmıyordu. Harbiye Nâziri Nazım Paşa, “Hele bir saldırsınlar en geç iki hafta içerisinde Sofya’dayım” diyordu. Ancak 120 taburunu Balkanlardan terhis eden hükümet hiç bir şekilde savaşa hazır olmadığı gibi, Başkomutan Nazım Paşa da ordular yönetecek kâbiliyette değildi.



Sokaklarda ise savaşın ne mânâya geldiğini anlamayan yükseköğretim talebeleri “Harp, harp” diye bağırarak dolaşıyorlardı. 

Diğer bir ihmalle de, Bulgaristan’ın; 13 Mart 1912’de Sırbistan’la, 29 Mayıs 1912’de Yunanistan’la yaptığı ittifak ayyuka çıkmasına rağmen takip edilememiş, ciddiye alınmamıştı. Halbuki Karadağ’ın da katılmasıyla dört küçük devlet, Türkiye’ye karşı kim? Nasıl? Kiminle? Nereden saldıracak, Türkler Balkanlar’dan atıldıktan sonra kim nereyi alacak? Bütün bunlar inceden inceye detaylandırılmıştı. 

Vakit tamam olunca, 8 Ekim 1912’de Karadağ Prensliği, Türkiye İmparatorluğuna savaş açtı. Bu işaret fişeği idi. Akabinde 18 Ekim 1912’de Bulgaristan ve Sırbistan, birkaç gün sonra da Yunanistan ile savaşa girmiştik bile. 

Bu durumda bile Fransa Başbakanı Raymond Poincare’nin söylediği, “Savaşın sonu ne olursa olsun, kim kazanırsa kazansın hiç bir toprak değişikliği olmayacak” yalanına inanmamız ayrı bir gaflet ve gevşekliği beraberinde getirmişti. 


Harbiye Nazırlığının beceriksizliği zâten seferberliği geciktirmişti. Terhis edilip Anadolu’ya gönderilen 120 tabur, savaşın sonunda bile yeniden silahaltına alınamayacaktı. 

Balkanlar’da askerî durumumuz ise şöyle şekillenmişti. İlk saldırıyı başlatan Karadağ’a karşı kuvvetlerimiz Işkodra’dan ve karşılık verecekti. Sırbistan’a karşı ise Makedonya’yı Ali Rıza Paşa Garb Ordusu ile savunacaktı.

Yunanistan’a karşı Selânik’te bir kolordu ve Yanya kalesindeki kuvvetler hazır bekletiliyordu. Bulgaristan’ı ise 5 kolordudan oluşturduğumuz Şark Ordusuyla Abdullah Paşa karşılayacaktı. Edirne müstahkem mevkiindeki kuvvetler ise Şükrü Paşa’nın emrindeydi. 

Avrupa devletlerinin beklentisi; sadece İstanbul, Edirne ve Selanik’teki bir, iki ve üçüncü ordularımızın bile bu dört küçük Balkan devletini kolayca ezmesi yönündeydi. Ama hiçte öyle olmadı.

21 Ekim 1912’de ilk etapta Bulgarlar, Edirne’yi kuşatma altına aldıkları gibi, Edirne ile Kırklareli arasında her ikisine de 33 km. mesâfedeki Süloğlu muharebesini, iki gün sonrada Pınarhisar muhârebesini kazanarak ilerlemelerini sürdürdüler. Akabinde 28 Ekim ve 2 Kasım’da yapılan Lüleburgaz muhârebelerini de kazanınca Kırklareli düştü. 


3.025 Bulgar subayın yönettiği Bulgarların iki ordusu 173.326 asker, 146 makineli tüfek, 460 topla bir anda İstanbul’un kapısı konumundaki Çatalca önlerine geldi. Başlarında general Vasif Kutunçev ile general Radko Dimitriev vardı. 316 top, 62 makineli tüfek, 2.395 subay, 138.176 askerle Terkos Gölü ile Büyükçekmece Gölü arasında kurduğumuz savunma hattında onları karşıladık. İstanbul ciddi tehdit altındaydı. 


15-19 Kasım’da ki şiddetli çatışmalar ve sonrasındaki hamleler Çatalca hattını aşmaya yetmeyince 3 Aralık 1912 tarihinde ateşkes imzalandı. Ateşkes şartları o sıra Libya’dan çağırılan Kurmay Yarbay Enver Bey (Paşa) ve arkadaşlarını çileden çıkarttı.

Çünkü ateşkes anlaşmasının içeriğinde akıl almaz maddelerden birisi şuydu: “Bulgarlar kuşatma altında tuttukları Edirne’den tren geçirtmek suretiyle Çatalca önlerinde bulunan askerlerine her türlü yiyecek yardımı yapabilecek, ancak Türkler Edirne’de direnen Şükrü Paşa’ya trenle yiyecek gönderemeyecekti.” 

Diğer taraftan; Sûltân Birinci Murad eliyle 523 yıl önce büyük bir haçlı ordusunu imha ettiğimiz Kosova Sahrasında Sırplar 22 Ekim 1912 günü Garb Ordumuzu bozmuşlar, bir gün sonra da Yenipazar’a girmişlerdi. Üç gün önce de Priştine düşmüştü. Yenipazar’da doğudan gelen Bulgar Kuvvetleri ve batıdan gelen Karadağ birlikleriyle buluşup, 25 Ekim’de İştip, 26 Ekim’de Üsküb’e girdiler. Hemen sonra da Manastır düştü.

6 Kasım’da Sırp-Karadağ’lılar, Yakova’yı, 18 Kasım’da Leş’i, ardından 28 Kasım’da Debre ve aynı gün Adriyatik kıyısında Tirana’nın limanı Drag’ı, birgün sonrada Ohri’yi aldılar. Tirana ve Akçahisar’ın düşmesiyle Arnavutluk’un bütün kuzey kısmı Karadağ Sırplar’ı tarafından işgâl edilmiş oldu.

Ayrıca Yunanlılarda 25 Ekim’de Vistriça’yı geçip Karaferye’yi işgâl etmişler, Vardar’a uzanmışlardı. Adriyatik Kıyısındaki harekâtları 6 Kasım 1912’de aldıkları Preveze’de son bulan Yunanlılar, Veliahd Konstantin idaresindeki kuvvetleriyle Selânik’e yürüdüler.

Selânik’i savunmakla görevli jandarma Tahsin Paşa, tek silâh atmadan, muazzam kolordusunu, bütün silahlarıyla berâber Yunan’a teslim etti. (Bu hizmetlerinden dolayı Yunanlılar oğlu ve kendi adına anıt mezar yaptı. Ulusal kahraman ilân edildi.)

 1912 Kasım’da Adriyatik’ten Çatalca’ya bütün toprakları kaybetmiştik. Dayanan sadece İşkodra, Yanya ve Edirne kalmıştı. Edirne’de Şükrü Paşa direndikçe direniyordu.

Bulgarlar’ın 4 şubat ve 10 - 30 mart taarruzları Çatalca önlerinde kesin şekilde ve her iki taraf için de büyük kayıplarla kırılınca, Edirne’ye yüklendiler. Sırplardan istedikleri destek de gelmişti. Sırp General Stepa Stepanoviç 47.275 asker ve 96 topla yardıma gelmiş, Bulgar 2. Ordu Komutanı Nikola İvanov ile General Georgi Vazov komutasındaki 106.425 Bulgar askeriyle birleşmişti.


21 Ekim 1912’den beri yüz binin üzerinde siviliyle kuşatma altındaki Edirne Şükrü Paşa tarafından 52.597 askerle yaklaşık 5 aydır kahramanca savunuluyordu.

Her gün 474 topla dövülen Edirne’nin 15 Kasım’dan beri dış dünyayla irtibatı yoktu. Bu durum 26 Mart 1913 Çarşamba gününe kadar devam etti. Bu tarihe kadar 10 şiddetli muharebe, 20’yi aşkın hücum, 40 topçu düellosu yapılmış, bunların hepsi de yine Şükrü Paşa tarafından akâmete uğratılmıştı. 

Ancak yiyecek sıkıntısı son haddeye gelmiş, bütün otlar, ağaçların yumuşak kökleri bitirilmiş, şehirdeki fareler bile tükenmişti. 

O gün Şükrü Paşa son kez asker evlatlarının aç ve bitkin yüzlerine baktı. İçi burkulmuştu. Yaverini çağırdı. İvanov’a teslim olacağını bildirmesini istedi. Takvimler 26 Mart 1913 Çarşamba’yı gösterdiğinde 5 aydan fazla savunulan Edirne’ye düşman ayağını bastı. Selimiye Camimiz dâhil tahribat yapılmayan bir yer kalmadı.. Kral Ferdinand bizzat Edirne’ye geldi. Şükrü Paşa’nın elini sıktı.. 

(Edirne Londra Anlaşmasına rağmen Enver Paşa tarafından kurtarılacak, bir de yine Enver Paşa tarafından Gümülcine merkezli Batı Trakya Türk Cumhuriyeti kurulacaktır.)

Şükrü Paşa esaret dönüşü bozulan sağlığı için tedaviye başladı. Edirne müdafaasında rutubet ve yetersiz beslenme sonucu yakalandığı hastalığı için bir ara Bursa kaplıcalarına gitti. Burada bir de zatürreye yakalanan büyük Komutan, İstanbul dönüşünde Birinci Dünya Savaşı bütün şiddeti ile devam ederken mübârek şaban ayı başlarında 5 Haziran 1916 Pazartesi günü Hak’ka yürüdü..


Müttefik ülkelerin askeri kıtalarının da hazır bulunduğu görkemli cenâze törenine binlerce İstanbul’lu katılmış ve naaşı İstanbul Merkez Efendi’de toprağa verilmişti.

Ancak bir vasiyeti vardır. Koca asker tarihe geçecek vasiyeti için şunları söyler:

“Düşman, hatlarımızı geçtikten sonra ölürsem beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler. Fakat; hattımız bozulmadan şehit olursam beni, bu mahale gömeceksiniz. Ve gelen nesiller üzerime bir abide dikecekler.”

Geçte olsa Şükrü Paşa’nın vasiyeti 82 yıl sonra  yerine getirilir. Edirne Müdafii Şükrü Paşa’nın naaşı Devlet töreni ile İstanbul’daki kabrinden alınarak 27 Temmuz 1998’de Edirne’ye nakledilir. Bir de anıt yapılır. Mekân-ı cennet olsun..

Bütün Cihan bilsin ki. Balkanlar dün bizimdi, bizimleydi. Bugün de bizden gayrı olmadığını yaşayanlar bilmekte.. Yarınlarda ve sonsuza dek bizim “Gönül Coğrafyamız” olarak var olmaya devam edecektir..

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23