550 yıllık Anayurdumuz Balkanları kaybettiğimiz anlaşma 30 Mayıs 1913 Londra Anlaşması
Her şey 3 Temmuz 1910 yılında başladı. Bu tarihte çıkardığımız meşhur kiliseler ve mektepler kanunu ile katolik ve ortodokslara ait kiliseler ile mekteplerin kimlerin kullanımına verilmesi gerektiği konusundaki hakemliğimizden vazgeçerek, hakemlik görevini Rus Çarı’nın himayesine bıraktık. Bu da yetmezmiş gibi Rusya'nın Balkanlar’da savaşa asla müsâade etmeyeceği hakkında yaptığı yalan yeminine ve garantisine inanarak 120 tabur askeri terhis etmiştik..
Rus’lar işe Balkan Devletçikleri Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya’yı bu konuda aralarında anlaştırmakla başladı. Bu konu gerçi Rus’ların Yeşilköy’e kadar geldikleri 1877/78 Osmanlı - Rus Savaşından sonra imzaladığımız Berlin Anlaşmasında ki maddelerde fazlasıyla vardı ama Sûltân II. Abdülhamid Hân tahtta kaldığı sürece bu maddeleri uygulatmamak için direnmiş, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın baskılarıma rağmen izlediği ustaca siyâsetle savsaklatmayı başarmıştı.
Bunun içindir ki İngiltere Osmanlı Türk Devletinden Balkanlar’ı bir an önce koparmak, elimizden hızla kaymasını sağlamak için Mithat Paşa artıklarına yaptırdığı düzmece ihtilal ile Abdülhamid Hân’ı tahttan uzaklaştırmayı başarmıştı. Yerine gelen kardeşi Sûltân Reşad, Hüseyin Hilmi Paşa’yı Sadârete (Başbakanlığa) getirerek işe başladı. Hüseyin Hilmi Paşa beş yıl Yemen Valiliği yaptıktan sonra 2 Aralık 1902’de kurulan Rumeli Genel Müfettişliğine atanmış, altı yıl boyunca memuriyet hayatının en parlak ve en faydalı hizmetlerini yapmış başta Avrupa’nın desteğini alan Bulgar çetelerine göz açtırmamış, Manastır, Kosova ve Selânik vilâyetlerinde emperyalist güçlerin emellerinin önüne geçmişti.
Ancak 7 ay, 24 gün sonra 1909’un bitimine 2 gün kala istifa etti. 1910 yılının 13 Ocak’ında Roma Büyükelçisi İbrahim Hakkı Bey Sadrâzâm oldu. Harbiye Nâzırlığına Hareket Ordusu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa’yı getirmekle işe başlasa da, Libya sözü verilen İtalya’nın 29 Eylül 1911’de Trablusgarb’a asker çıkarmasını önleyemediği için "Vaktiyle benim durumuma düşen Sadrâzâmların padişahlar tarafından binek taşlarında boyunları vurdurulurdu" diyerek istifa etti.
Yerine bir gün sonra 30 Eylül 1911’de, Sûltân Abdülhamid dönemi Sadrâzâmlarından Küçük Said Paşa atandı. Onun da 20 Ağustos 1912’de istifasıyla bu kez de 29 Ekim 1912’de istifâ edecek olan Gâzi Ahmed Muhtar Paşa getirildi. Paşa’nın döneminde 8 Ekim 1912'de Karadağ Prensliği abilerinin desteği ile Osmanlı Devletine savaş açtı. Üstelik Sofya Elçisi iken Hariciye Nâzırı olan Mustafa Âsım Bey’in 15 Temmuz 1912'de Mecliste yaptığı konuşmada, "Balkanlardan imânım kadar eminim" diyerek savaş çıkma ihtimalinin olmadığını söylemesinden 85 gün sonra bu gerçekleşti. Hemen ardından 18 Ekim’de Bulgaristan ile Sırbistan, birkaç gün sonra ise Yunanistan saldırıya geçerek savaş başlattılar.
Hâlbuki aynı yıl içerisinde önce 13 Mart 1912’de Bulgaristan-Sırbistan'la, daha sonra 29 Mayıs'ta Bulgaristan-Yunanistan'la, akabinde Karadağ'ın katılmasıyla dört Balkan Devleti Türkiye'ye karşı anlaşma yapmış savaş ve taksim planlarını konuşmuşlardı. Bütün bunların arkasında İngiltere, Fransa ve Rusya vardı.
Kabinesinde eski başbakanların da bulunduğu Gâzi Ahmet Muhtar Paşa Hükümeti gerçek bir savaş kabinesi gibiydi. Fakat Paşa’yı çalıştırmadılar. Paşa, makamını ele geçirmek isteyen Kıbrıslı Kâmil Paşa ile Şeyhülislam Cemalettin Efendi ve yandaşlarının oyunlarına karşı koymaya uğraşmaktan Balkan savaşına yoğunlaşamadı. Nihayetinde ise baskılara fazla dayanamadı ve Şeyhülislam Cemalettin Efendi'nin desteğini alan 82 yaşındaki Kâmil Paşa iktidarı ele geçirerek Sadrâzâm (Başbakan) oldu.
Başkomutan vekili ise "ordular" yönetecek kabiliyette olmayan Nâzım Paşa'ydı. Nitekim her yönden yapılan Sırp, Bulgar ve Yunan saldırıları neticesinde yüzlerce yıl sonra askerî tedbirlerin çok yetersiz kaldığı Balkanlar’ı kaybettik. Hele Selanik tek kurşun atmadan teslim edilmişti. Gayretle direnen İşkodra, Yanya ve Edirne’de bir müddet sonra elimizden çıkacaktı.
Terhis edilmiş onlarca tabur askerden dolayı meydanı boş bulan Bulgarlar, ikinci ordularıyla kuşattıkları Edirne'yi geride bırakarak, birinci ve üçüncü ordularıyla Başkent İstanbul'a doğru akmaya başladılar. Kırklareli, Lüleburgaz, Malkara, Çorlu ve Silivri'yi kolay geçen Bulgar Orduları Çatalca hattında zor durduruldular.
Terkos Gölü ile Büyükçekmece Gölü arasında savunma hattını kurmuştuk. Başbakanlıktan indirilen Gâzi Ahmet Muhtar Paşa'nın oğlu Mahmut Muhtar Paşa babasına yapılanlara rağmen ve savunduğu Terkos hattında ağır yaralanması pahasına müthiş bir direniş gösterdi. Başkomutan Vekili (Başkomutan Türk Hâkânıydı) Nâzım Paşa ise tren yolunun geçtiği Halkalı'nın az ilerisinde vagon karargâhından savaş yönetiyordu.
Kapısındaki nöbetçi askerlerden birisi de büyük tarihçi Yılmaz Öztuna'nın babasıydı. Sabaha kadar vagon pencerelerinden atılan boş içki şişelerini oğluna anlatmıştı. İşte böyle bir ortamda 3 Aralık 1912 tarihinde iki aylığına ateşkes imzalandı. Ateşkes şartları, Libya savunmasında iken çağırılan ve 1912 Kasım’ında yurda dönen başta Kurmay Yarbay Enver Bey (Paşa) ve arkadaşlarını çileden çıkardı.
Çünkü ateşkes anlaşmasının içeriğinde akılalmaz maddelerden birisi şuydu: "Bulgarlar kuşatma altında tuttukları Edirne'den tren geçirtmek suretiyle Çatalca önlerinde bulunan askerlerine her türlü yiyecek yardımı yapabilecek, ancak Türkler Edirne'de direnen Şükrü Paşa'ya trenle yiyecek gönderemeyecekti." (Nitekim Şükrü Paşa yeterli cephanesi olmasına rağmen açlığa yenilmiş ve 5.5 ay sonra teslim olmak zorunda kalmıştı.)
İşte ateşkes anlaşmasındaki bu madde ve arkasından 16 Aralık'ta İngiltere Dışişleri Bakanı Edward Grey'in başkanlığında Londra'da toplanan barış görüşmelerinden netice alınamadan 6 Ocak 1913'te dağılması ve sonrasında Başbakan Kâmil Paşa'nın, Domabahçe'de topladığı Şûara üyelerine, başta İngiltere olmak üzere zamanın büyük devletlerince gönderilen "Edirne'yi Bulgarlara verin, Adalar sizde kalsın" notasına çözüm bulalım demesi bardağı taşıran son damla oldu. Kendisini vatanın yılmaz fedâisi olarak gören Enver (Paşa) Bey harekete geçti.
Tarihler 23 Ocak 1913 tarihini gösterdiğinde Bulgarlar Edirne'yi kuşatmış, ayrıca Çatalca önlerinde pusuya yatmış, yeniden saldırmak için 3 Şubat’ta bitecek olan ateşkes anlaşmasının süresini bekliyorlardı. Hükümet "Edirne'yi Bulgarlara verin, adalar sizde kalsın" (adalar zaten hukukî olarak bizdeydi. İtalyanlarla birkaç ay önce yaptığımız Uşi Anlaşması ile bize ait olan Libya’yı verme karşılığı yine bize ait olan adaları almıştık) notasına cevap vermek için Bâb-ı Âli'de toplanmıştı. 31 yaşındaki Kurmay Yarbay Enver Bey, yanında 8 gözü kara vatan fedâisi ile bindiği beyaz atıyla Nuruosmaniye Şeref Sokaktan aniden çıkarak şimdiki İstanbul Valilik binası olan Başbakanlık Binasına hızla girdi.
Binada kendilerini engellemek isteyen Başbakanlık Başyâveri Nâfiz Bey'le, Harbiye ikinci yâveri Tevfik Bey silahlarını ateşleseler de derhal vuruldular. Ancak küçük çatışmada fedâilerden Mustafa Necip de ölmüştü. Sağa sola rastgele açılan ateşler avizeler ve camları aşağı düşürürken oldukça gürültü çıkarıyordu.
Hükümet Toplantısı için binada bulunan Harbiye Nâzırı ve Başkomutan Vekili Nâzım Paşa bu gürültüler ve silah sesleri üzerine, “Ne oluyor buradaa, ne yapıyorsunuz siiz” diye bağırarak dışarı çıktı. Ama konuşmasına fırsat verilmeden Cemil Yakup tarafından başından vurularak yere yuvarlandı. Enver Bey ve arkadaşları vakit kaybetmeden Başbakanın odasına daldılar. 82 yaşındaki Başbakan Kâmil Paşa, hükümet toplantısına ara vermiş, Padişahın emirlerini tebliğ için gelen Saray Başkatibi Ali Fuat (Türkgeldi) Bey'le görüşüyordu.
Üzerine doğrultulan silahlara baktı, sonra önüne konan istifa mektubunu okudu ve "Devlet, tarihi boyunca gördüğü en felâketli günler içerisinde bulunuyor. Böyle bir durumda hükümetten çekilirsem felâket daha da artacaktır” diyebildi. Ancak parmakların bir kez daha tetiğe gittiğini görünce istifa mektubunu derhal imzaladı.
Enver Bey mektubu aldı, Şeyhülislam Cemalettin Efendi'nin arabasıyla yanında Saray Başkâtibi Ali Fuat Bey olduğu halde Saraya gitti istifa mektubunu Padişaha sundu. Saraydan çıkarken elinde, Mahmut Şevket Paşa'nın Sadrâzâm olarak atandığı padişah fermanı vardı. Gece geç saatlerde Mahmut Şevket Paşa Başbakanlığa gelerek göreve başladı. Açıkladığı kabinesinde birkaç İttihatçı da vardı.
Böylelikle İttihatçılar Büyük Türk Hâkânı Sultân Hâmit'ten sonra ilk defa hükümete girme imkânı buldular. Çünkü Mahmut Şevket Paşa birkaç İttihatçıyı Kabineye almakla beraber, tamamen tarafsız bir hükümet kurmuştu. (Enver Paşa, Sultân Abdülhamit Hân'ı tahttan indirdi sözü gerçeği yansıtmamaktadır. Mithat Paşa artıklarının yapmış olduğu azlettirme olayı İttihatçılara yıkıldı. Eğer darbeyi İttihatçılar yapmış olsalardı 1909 Nisan’ından itibâren iktidar onlar olurdu. 1913'e kadar beklemezlerdi.)
Yeni Hükümetin ilk icraatı Çatalca'yı Bulgarlardan temizlemek ve Trakya’yı boşaltacak formül bulmaktı. Bu sebeple Londra’da başlayan barış görüşmelerine yoğunlaşılmıştı. Londra’da son nokta 30 Mayıs 1913'te konuldu. Edirne'nin Bulgar’lara bırakılmasını da içeren anlaşma Dışişleri Bakanlığını üstlenen Sait Halim Paşa'ya Sadrâzâm Mahmut Şevket Paşa tarafından dikte ettirilmişti.
Vatan sevdasına düşmüş fedâi zâbıtan Edirne’den vazgeçmeyecek, imza sorumlusu Sadrâzâm’da olsa affetmeyecekti. Nitekim öyle de oldu. Londra Anlaşmasının imzalanmasının üzerinden tam 11 gün geçmişti. Sadrâzâmlık makâmının yanısıra Harbiye Nâzırlığını da uhdesinde bulunduran Mahmud Şevket Paşa Harbiye Nezâreti Mâkâmı olarak kullanılan şimdiki Beyazıt’ta bulunan İstanbul Üniversitesi Rektörlük binasından 11 Haziran 1913 sabahı otomobiliyle hareket etti. Şu anda İstanbul Valiliğinin olduğu Bâb-ı Âliye hükümete başkanlık etmek üzere gidiyordu.
Divânyolu’na geldiklerinde düzmece bir cenâze alayı tarafından otomobilin önü kesildi. Başbakan’ın arabası ister istemez durunca, bir otomobilin içerisinde yol kenarında bekleyen suikastçılar derhal Sadrâzâm Mahmud Şevket Paşa’nın arabasına kurşun yağdırmaya başladılar. Kurşunlardan beş tanesi Paşa’ya diğerleri de Sadâret 2. yâveri İbrâhim Bey’e isabet etmişti. Yâver İbrâhim Bey hemen, Şevket Paşa ise iki saat sonra hayatını kaybetti.
Ertesi gün yapılan debdebeli cenâze merâsimiyle Şişli Hürriyet Tepesine defnedildiler. Yerine Sûltân Reşad’ın Hüseyin Hilmi Paşa’yı istemesine rağmen Enver Paşa’nın telkiniyle, 5 Aralık 1921'de Roma'da Estaki sokağında Ermeni terör örgütü üyesi Arşivar Şıracıyan adlı Ermeni katile vurdurdularak şehid edilecek olan Kavalalı milyarder Prens Said Halim Paşa Sadrâzâm oldu.
(Said Halim Paşa şehid edildiğinde TBMM'nin Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey'in talebi üzerine Millî Mücâdelede kullanılmak üzere İtalya'dan Anadolu'ya kendi cebinden iki milyon sterlinlik silah göndermek üzereydi. Cenâzesi İstanbul'a getirildi. 30 Aralık’ta büyük bir kalabalıkla Sûltân II. Abdülhamid Hân Türbesi bahçesine defnedildi.)
30 Mayıs 1913 Londra anlaşmasında dayatılan Midye-Enez (Karadeniz kıyısındaki Kırklareli'nin Vize ilçesine bağlı Midye kasabası ‘Kıyıköy’ ile Ege Denizi kıyısında Meriç nehrinin denize döküldüğü yerdeki Edirne'ye bağlı Enez arasında çizilen düz çizgi) hattını sınır olarak tanımayan Enver Bey ve arkadaşları buna çözüm aramaya başlamışlardı ki, İkinci Balkan Savaşı patladı ve Bulgarlar kendisinin çok fazla toprak kazandığını iddia eden diğer Balkan Devletlerinin saldırısına uğrayınca, kuvvetlerinin önemli bir kısmını çekmek zorunda kaldı.
Bunu fırsat bilen Enver Bey, özenle seçtiği 4 bin kişilik özel kuvvetle harekete geçti. Bunun için büyük devletlerin ikaz ve tehditlerine aldırış edilmeden ilerlemeye devam edilerek üç gün sonra 16 Temmuz 1913’de Midye - Enez hattına ulaştılar. Kuşçubaşı Eşref ise Enver Bey’den aldığı emirle 300 kişilik seçme kuvvetiyle Tekirdağ ve Ereğli'ye çıkarma yapmış ve düşmanın gerisine sızdığı Lüleburgaz'da 1.200 kişilik Bulgar birliğini pusuya düşürmüştü. 700 Bulgar askerini bizzat esir alan Enver Bey de, Kuşçubaşı Eşref'le Çorlu’da birleştiklerinde hedeflerinde Edirne vardı.
Harbiye Nâzırı Ahmet İzzet Paşa, karargâhını Çorlu'ya kuran Enver Paşa'ya 30 Mayıs'ta imzalanan Londra Antlaşması'na uymasını (bu anlaşmayla Edirne Bulgaristan’a bırakılmıştı), devletin başını belaya sokmamasını tekrarlayıp duruyordu. Enver Bey son kez Harbiye Nâzırı Ahmet İzzet Paşayla telefonda görüştü ona Edirne'ye girme planını anlattı. Telefonda sert tartışmalar oldu. Ahmet İzzet Paşa, hâlâ anlaşma gereği Edirne’ye girilemeyeceğini söylüyor, Enver Bey’in planına karşı çıkıyordu. Hatta haddi aşan Kuşçubaşı Eşref'i derhal cezalandırmasını istiyordu. Telefonlar kapatıldığında Enver Bey kararlı ve sert bir şekilde Eşref ile karargâh subaylarına ileri harekâta devam emri verdi.
İlerleyiş hızlı başladı. İlk önce önlerine çıkan binin üzerinde Bulgar kuvvetlerini daha esir aldılar. Kuşçubaşı Eşref sağ cenâhında kardeşi Selim Sami, sol cenâhında daha sonra Kars'ta hükümet kurarak başına geçecek olan Enver Paşa’nın yakın dostu Cihangiroğlu İbrahim olmak üzere ilerleyişlerini sürdürdüler.
Edirne uzaktan gözüktüğünde son kez mola verdiler. O geceyi Edirne'yi uzaktan seyrederek geçirdilerse de, Eşref sâdık iki adamıyla gizlice yaklaştığı Edirne'den bir Bulgar'ı kaçırarak Karargâha getirip sorguya aldı. Bulgar esir, şehirde tam bir panik havası olduğunu anlatıyordu ki, İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey'in, 30 Mayıs’ta Londra Antlaşması'yla Edirne'nin kesin bir şekilde bırakıldığını, Edirne'ye girmeleri halinde İstanbul'u kaybedeceklerini içeren tehdit dolu mesajının içerdiği telgraf Enver Bey'e İstanbul'dan iletildi.
Enver Bey önce telgrafı avucunda kaybedercesine yoğurdu, sonra yere atıp çizmesiyle çiğnedi ve "Sabah erkenden haber salın Edirne'ye gireceğim. Eğer direniş olursa fena şekilde ezerim" sözleri dudaklarından döküldü. 23 Temmuz 1913'te Enver Bey, yanında kurmay başkanı Süleyman Askerî ile Kuşçubaşı Eşref olduğu halde birliklerinin başında 1360'larda fethedilen Edirne'ye ikinci kez girdi. Birkaç ufak çaplı çatışmanın dışında direnen olmadı.
Bâb-ı Âli sürekli anlaşmalara sâdık kalınması noktasında telkinler yaparken, sınırların öbür tarafında kalan Türk köylerinden kan donduran haberler geliyordu. Enver Bey bunlara da kayıtsız kalamazdı. Bu kez de İngilizlerin Meriç’in geçilmesini savaş sebebi sayacakları tehditleri gelmeye başladı. Buna rağmen Enver Bey Türklere yapılan bu mezâlime dur diyecek birliklerin hazırlanmasını emretti. Ardından da Türklerin yoğun yaşadığı Bulgaristan ve Yunanistan içlerine girildiğinde Bâb-ı Âli’yi zor durumda bırakmamak için yerel yönetimler oluşturulmasını tembih etmeyi unutmadı.
Eşref, tereddüt etmeden sınırı geçti Ortaköy'e geldi. Kolay bir şekilde kontrolü sağladı. Koşukavak istikâmetine doğru yola çıktı. Papazköy yakınlarında bir vadide 600 Müslümanın elleri arkadan bağlı cesetleriyle karşılaşınca biraz daha hırslandı. Koşukavak'ta Binbaşı Domuschiev'i sıkıştırdı. 6 şehit 12 yaralı vermesine karşı 1.000 kişi üzerindeki Bulgar taburunu imha etti. Domuschiev ve birkaç subayı tutukladı.
Ele geçirdiği silahlarla Koşukavak'ta millî ve yerel bir alay oluşturdu. Aldığı talimat gereği kurduğu geçici hükümetin başına Kamber Ağa isimli kanaat önderini geçirerek yoluna devam etti. Yol üzerindeki Mestanlı'da kısa sürede düzeni kurup kuzeye Talat Bey'in (Paşa) memleketi Kırcaali'ye yöneldi. Kısa çarpışmanın ardından Kırcaali'ye girdi Talat Bey'in amcası Emin Ağa ve akrabalarını buldu. Onların yardımıyla yerel yönetimi kurdu. Halka zulmeden Bulgar süvari komutanı, atının arkasına bağlanarak sürüklendi.
Kısa sürede bu başarılar İngilizleri endişeyle baskı yapmaya zorladı. İstanbul Hükümeti Meriç'in batısında hiçbir askeri birliğinin olmadığını büyük devletlere bildirdi. Enver Bey ise yanında Talat Bey ile Edirne'ye atadıkları Vâli Hacı Âdil olduğu halde sınırı geçip Ortaköy'e geldi Eşref'i yanına çağırdı. Harekâtın devamını ve Batı Trakya’nın tamamen kurtarılmasını konuştular.
Eşref daha fazla asker, silah ve subay istedi. İstediği subayların başında Süleyman Askerî, İskeçeli Arif, Bandırmalı İlyas ve Lütfi Fatihî geliyordu. Enver Bey ayrıca sivil kıyafetli 3.000 asker, fazlasıyla silah ve cephane vererek geri döndü sınırı kapattı. Grup Koşukavak’ta ikiye ayrıldı. Eşref kendi istikâmetinde Kırcaali'ye doğru çıkarken, Süleyman Askerî elindeki seçkin ve iyi donatılmış 3.000 askerle Osmanlı Türkü’ne Başkentlik yapmış (çoğu kimse bilmez) Dimetoka'ya girdi. Bulgar ordusu tarafından ezilen Yunanlılar Dedeağaç'ı teslim etmeye hazırlanıyorken Süleyman Askerî'nin Dedeağaç'ın kuzeyinden yaptığı harekât bunu önledi.
Hedeflerinde on gün önce Yunanistan tarafından Bulgarlara bırakılmak zorunda kalınan Gümülcine vardı. Süleyman Askerî ve Eşref Gümülcine önlerinde buluştular. Vakit kaybetmeden küçük çatışmalardan sonra önce Gümülcine'ye bir gün sonra İskeçe'ye girdiler.
Tarihler 31 Ağustos 1913'ü gösteriyorduki sınırları Ortaköy, Koşukavak, Kırcaali, Dimetoka, Sofular ve İskeçe'yi içine alan ve başkenti Gümülcine olan Garbî Trakya Hükümetini; Süleyman Askerî, "Batı Trakya Bağımsız Hükümet'ini Allah'a (c.c.) ve Kelâmına güvenerek bugün itibariyle ilân ediyoruz. Muvaffakiyet Allah'tandır" diyerek duyurdu.
Hükümet Başkanlığını Müderris Mehmedoğlu Hâfız Salih Hoca, Ordu Komutanlığını Kuşçubaşı Eşref, ordu müfettişliğine Selim Sami, jandarma Komutanlığına Sapancalı Hakkı, Genelkurmay Başkanlığını Süleyman Askerî üstlendiler. Hükümet binası önünde gönüllerden hiçbir zaman inmeyen, en kısa zamanda yeniden aynı yerde dalgalanmayı bekleyen "BATI TRAKYA TÜRK CUMHURİYETİ" bayrağı göndere çekildi.
Yeşil - beyaz - siyah renklerden oluşan ayyıldızlı bayrağı Süleyman Askerî çizmişti ve ayyıldız Türklüğü, yeşil İslâmiyeti, siyah mâruz kalınan zulmü ve soykırımı, beyaz hürriyeti ifâde ediyordu. Akabinde iki dilde pasaportlar ve damga pulları basıldı. Dedeağaç'a yakın Ferecik'te şiddetli çarpışmalardan sonra Yunanistan'ın Bulgaristan'a vermemek için yeni hükümete teklif ettiği Dedeağaç, 2 Ekim’de teslim alındı.
Sınırlar tamamlanmıştı ve yine Süleyman Askerî'nin kaleme aldığı istiklâl marşıyla son nokta konuldu. Bu arada; 29 Eylül 1913'te Bulgaristan ile İstanbul antlaşması imzalanmış, Enver Paşa Bulgaristan içlerine ileri harekâtla istediğini almış yâni Edirne ve Dimetoka Türkiye'de kalmış, Edirne'nin Bulgaristan'a verildiği 30 Mayıs Londra Antlaşması rafa kaldırılmıştı.
Yeni devleti yeterli düzeyde tanıyan olmayınca eve dönüş başladı. Batı Trakya'daki muvazzaf ve emekli subaylar İstanbul'a döndü. Yeni hükümetin başkanı Salih Hoca ilerleyen dönemlerde iki dönem Yunan Parlamentosunda milletvekili oldu. Son Osmanlı Meclisinde kabûl edilen ve TBMM'ce de onaylanan ve hâlen Misâk-ı Millî sınırlarımızda gözüken Batı Trakya, Anavatana katılacağı günü sabırsızlıkla beklemektedir. Yeni Türkiye'nin KIZILELMA'sında bu uzak değildir.. Aynı temennimiz Balkanlar içinde geçerlidir.
Ancak birinci ve ikinci Balkan Savaşlarında koca vatan toprağı Balkanlar elimizden kayıp gitmişti. 1877/78 savaşında (93 harbi) yaşadığımız göç felâketinin daha şiddetlisi bu savaşlarda yaşandı. Yollara düşen yüz binlerce Türk evlâdı eriye eriye Anadolu’ya ulaştılarsa da; kadın, çocuk, bebek, ihtiyar yüz binlercesi de işkencenin her türlüsüyle katledildiler.
Savaşın gâlibi Balkan devletçikleri bizden; Bulgaristan 25.257 km. kare toprak kazanarak 121.602 km. kareye, Yunanistan 55.919 km. kare toprak kazanarak 120.060 km. kareye, Karadağ 5.590 km. kare toprak kazanarak 15.017 km. kareye, Sırbistan 41.873 km. kare toprak kazanarak 87.300 km. kareye ulaştılar. Ayrıca 25.734 km. kare toprağı ve 800 bin nüfusuyla Arnavutluk Türkiye’den ayrılmış oldu.(Sonradan 11.000 km. kare Bulgaristan’dan Yunanistan’a geçecektir.)
O bölgede bıraktığımız nüfus ise katliam, sürgün ve göçler dışında dört ülkede 4 milyon 946 bin kişiyi bulmuştu. Kaybettiğimiz Sancaklarımız ise; 3 kazâlı Dedeağaç, 6 kazâlı Gümülcine, 8 kazâlı Serez, 5 kazâlı Drama, 14 kazâlı Selânik, bir kazâlı Taşoz, 6 kazâlı Manastır, 6 kazâlı Serfice, 4 kazâlı Görice, 4 kazâlı Debre, 3 kazâlı Elbasan, 6 kazâlı Priştine, 5 kazâlı İpek, 4 kazâlı Prizren, 4 kazâlı Senice, 2 kazâlı Taşlıca, 1 kazâlı Üsküp, 5 kazâlı Draç, 5 kazâlı İşkodra, 7 kazâlı Yanya, 6 kazâlı Ergiri, 4 kazâlı Berat, 3 kazâlı Piruze olmuştu.
Denizlerde ise; 6 kazâlı Rodos, 4 kazâlı Sakız, 3 kazâlı Midilli, 3 kazâlı Limni, 5 kazâlı Kandiye, 4 kazâlı Hanya, 4 kazâlı Laşid, 3 kazâlı Resmo, 3 kazâlı İsfâkiye Sancakları elimizden gasp edilmişti.
Evet I. Balkan Savaşı sonrası imzalanan Londra Antlaşması Osmanlı Devleti’ni Balkanlardan çıkarmıştı. Ancak Osmanlı Hükûmeti 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşması ile Adalar Denizi (Ege) adalarının geleceğini büyük devletlerin kararına bıraktığını kabul etmekle beraber, adaların Yunanistan’a bırakılmasından endişe ederek 22-23 Aralık 1913’te Midilli, Sakız gibi Anadolu kıyılarına yakın adaları geri almak için elinden gelen her şeyi yapacağını büyük devletlere bildirdi.
Bu konudaki büyük devletler kararını 14 Şubat 1914’te bir nota ile bize iletti. Buna göre Meis hariç 12 ada Uşi Anlaşması hiçe sayılarak İtalya’ya, Gökçeada ve Bozcaada hariç bütün Adalar Denizi (Ege) adaları da Yunanistan’a bırakılmıştı. Osmanlı Hükûmeti büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Bu arada Enver Paşa’nın da Harbiye Nâzırı olarak dâhil olduğu Osmanlı Türk Hükümeti, büyük devletler kararını içeren nota’dan bir gün sonra 15 Şubat 1914’te büyük devletlere bu durumu kabullenmediğini bildiren sert bir itiraz notası gönderdiyse de 5 ay sonra çıkan I. Dünya Savaşı sebebiyle netice alınamadı.
İkinci Dünya Savaşında ise, kıyılarımıza sadece 18 km. mesâfede bulunan Rodos Adası’ndan Almanların 12 Ada Komutanı tarafından gönderilen üç yüksek rütbeli subay ve bir sivil ellerinde çok önemli bir teklif mektubuyla Muğla Vâlimiz İbrahim Edhem Akıncı'yı ziyaret eder. Getirilen teklif şudur: "Eğer Yunanlılar dâhil, Yahudilere vermeyeceğinize dâir imza verirseniz, zâten sizin olan 12 Adayı size teslime hazırız." Vâli Akıncı derhal durumu Ankara'ya iletir. Heyecanla beklenen cevap şaşırtıcıdır: "Bir karış yer istemeyiz, bir karış da yer vermeyiz."
Vâli Bey yüreği sızlayarak Almanlara durumu bildirir. Ankara'ya durumun önemi gereği gibi anlatılamadığına kanaat getiren Almanya, bir sefer de Ankara'daki Büyükelçileri Von Papen üzerinden konuyu iletmek isterler. Alman Büyükelçisinin girişimiyle konu Başbakan Şükrü Saraçoğlu'na intikal eder. Şükrü Saraçoğlu vakit kaybetmeden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye bildirir. İnönü o sıra yurt gezisi için gittiği Kars'tan "İngiliz ve Yunanlılarla yeniden ihtilafa düşmeye gerek yok" cevabını verir.
Zâten II. Dünya Savaşı’nda Almanya karşısında tutunamayacağını anlayan İtalyanların adaları boşaltma kararından önce yaptığı "Gelin adalarınızı alın" şeklindeki ilk teklifide geri çevirmiştik. Savaş sonunda 12 Ada Almanların yenilmesiyle müttefiklerin eline geçer.
12 Ada'nın geleceğinin görüşüleceği Paris'te yapılan dışişleri Konferansına İngiltere tarafından Ankara Büyükelçisi aracılığıyla dâvet edilen Türkiye bu dâvete cevap bile vermeyerek bir kez daha fırsatı teper ve konferansa katılmaz. İngiltere'nin bir kez daha, Dışişleri Bakanlığı Sekreteri Feridun Cemal Erkin'e "Bu adalarda Türkler de oturuyor, madem katılmıyorsunuz hiç değilse bir müşahit gönderin" teklifi karşısında Cemal Erkin'in gayretleri yine netice vermez.
Hâlbuki Türkiye, savaşın sonlarına doğru kâğıt üzerinde de olsa savaşa müdâhil olmuş Almanya ve Japonya'ya savaş açarak taraf olmuştur. Buna rağmen Paris Konferansına katılmaz. 27 Haziran 1946 tarihinde dışişleri bakanları 12 Adayı, adalarda oturan nüfusun çoğunluğu Rumlardan oluşuyor gerekçesiyle Yunanistan'a bırakır.(Batı Trakya nüfusun % 90'dan fazlası Türk olduğu halde Türkiye'ye değil Yunanistan'a bırakılmıştı. Ancak konferansa katılmadığımız için bu hakkımızı savunamadık.)
İtalya, elinde tuttuğu 12 Ada'nın devrini 27 Haziran 1946 kararları gereği 10 Şubat 1947'de onayladı ve "Silahsızlandırma" şartıyla iki ay sonra da Yunanistan'a devretti. Böylece, Kanuni Sultân Süleyman'ın 55 bin şehid vererek Saint Jean Şövalyelerinden alarak topraklarımıza kattığı 400 yıldır bizde olan kadim Türk Yurdu Rodos ve 12 Ada, elimizden çıkmış oldu.
Balkan Savaşları başında İsviçre Leman Gölü Kıyısındaki Uşi (Ouchy) Kasabasında İtalyanlarla 1912 Ekim’inde yaptığımız anlaşma gereği Trablusgarp ve Bingazi’yi bırakma karşılığı İtalya gasp ettiği 12 Adayı verecekti. (Zaten bizim olan Libya karşılığında yine bize ait olan 12 Ada'yı verecekti.) Uşi Anlaşmasının şartları yerine getirilmedi. Biz Libya'yı verdik ancak İtalya 12 Adayı bize iâde etmemişti.
Beklentimiz, Misâk-ı Millî sınırlarımızın güncellenerek bizden zorla kopartılan topraklarımızın sınırlarımıza dâhil edilmesidir. Allah’a şükürler olsun ki, artık savunan Türkiye değil, üzerine gelindikçe taarruza geçen bir Türkiye var…