İskenderpaşa’nın açıklaması yeni Ruşen Çakır’ı neden kızdırdı?

27 Mart 2019 Çarşamba

İskenderpaşa Cemaati lideri Muharrem Nureddin Coşan, yaptığı yazılı açıklamayla Cumhur İttifakı’na desteğini ilan etti. Eskiden Türkiye’nin cemaat haritasına dair uyduruk yorumları Ruşen Çakır yapardı, kendisi bir süredir ortadan kaybolunca Tayfun Atay, hem de akademisyen kimliğiyle görevi kendinde bilmiş görünüyor.

Atay, İskenderpaşa’nın çoktan bölündüğünden, eski gücünde olmadığından, Coşan’ın liderliğinin tartışma konusu olduğundan dem vuruyor, sonra kendiyle çelişen bir üslûpla “Erdoğan’ın yeni Türkiye’sinde tarikatlara/cemaatlere yer olmadığından” bahsediyor.

PARTİLER ÜSTÜ SİYASET VE CEMAATLER ÜSTÜ KİŞİLİK!

İskenderpaşa; siyasi tercih açıklamaktan geri durmayan, ama aynı zamanda bunu görebildiğim kadarıyla pazarlık amacı gütmeden ve de kapalı kapılar ardında yapmayan bir cemaat. Nitekim merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan’ın “partiler üstü siyaset” anlayışı da tam olarak buna işaret ediyor. Nureddin Coşan’ın 2011’den bu yana MHP ile AK Parti arasında yaptığı tercihler ise bugünün Türkiyesinde “Cumhur İttifakı” adını almış durumda… Erdoğan ise kendi tabiriyle “tekkeye mürid aramayan” bir siyasetçi… Yani, gerek bakanları, gerek vekilleri, gerekse parti teşkilatlarıyla hizmet edecek adam arayışında. Türkiye’de bunca taş yerinden oynamışken; hele ki 2019 Türkiyesi’nde cemaatlerden oy dilenmeyi kendine zül addedecek bir isim.

Anlayamadığım; “Bugün Türkiye’de hiçbir tarikatın gücü yoktur” diyen Atay; İskenderpaşa’nın AK Parti ve MHP’ye desteğinden mi rahatsız oluyor, yoksa Erdoğan’ın tıpkı olması gerektiği gibi 'cemaatler üstü kişiliği'nden mi? Ya da her ikisinden mi?

ATAY’IN YAZAMADIKLARI

Bunun yanında Atay’ın yazamadıkları var. Mesela Demokrat Parti’ye, İYİ Parti’ye oy veren cemaatleri yazmıyor, yazamıyor. CHP’nin arka bahçesi haline getirilen bir kısım Alevileri yazamadığı gibi, Cumhur İttifakı’na kendi özgür iradeleriyle destek veren Alevileri de yazamıyor. Çünkü CHP’ye destek veren Alevileri yazdığı takdirde CHP’nin inanç simsarlığı deşifre olacak; Cumhur İttifakı’na oy verecek Alevileri yazdığı takdirde de sözümona Sünnileşen Alevilerin reklamını yapmış olacak…

 

Adet olunduğu üzere…

ABD Başkanı Donald Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan kararının ardından şimdi de Golan tepeleri üzerinde İsrail hakimiyetini resmen tanıyan başkanlık kararını imzaladı..

Bu tanımaya Arap ülkelerinden doğru dürüst bir tepki gelmedi, adetleri olduğu üzere basit kınamalarla geçiştirdiler. Onların tepkisini en fazla İhvan çekiyor çünkü…

Yine adeti olduğu üzere Trump’ın bu kararına yönelik en sert tepkiyi veren Türkiye oldu. Türkiye, İsrail’in savaş ve işgal politikalarının tümünü gayrımeşru ilan eden açıklamalarla tepkisini sert bir tonda gösterdi…

Ancak yine adet olduğu üzere Türkiye’nin Trump’a yönelik tepkisine en sert tepkiler yine Türkiye içinden geldi. Klasik “Aman Ali Rıza Bey, tadımız kaçmasın” lobisi, Arap Birliği’nin susup görmezden geldiği bir ortamda Türkiye’nin böylesi sert bir tutum takınmasının dış politikanın gerçeklerine aykırı olduğu düşüncesinde…

Türkiye, bugün itibariyle Ortadoğu’da en uzun vadeli politika üretebilen ülkelerden biri. Varsın, Suudi Arabistan, ülkesini bölen Washington ve Tel Aviv merkezli haritaları görmezden gelsin. Türkiye bunu yapamaz. Çünkü Ankara, bugün Golan Tepeleri’nin oldu bittiyle İsrail egemenliğine geçmesine ses çıkarmazsa, yarın İsrail’i Diyarbakır’da, Şanlıurfa’da buluruz. Çünkü İsrail’e Golan’ı işgal ettiren “Vaad edilmiş topraklar” inancıyla, Diyarbakır’ı işgal ettirecek inanç aynı inanç!

Bilmem, anlatabildim mi?

 

Günün Özeti

YORUM YAZ

  • tolgatolga3 ay önce
    bu cemaatin antalya mensuplarına dikkat etmek lazımç. her türlü pisliğin altından bu cemaate sızmış adamlar çıkıyor. her türlü pisliği yapıp cemat yolu ile kurtuluyorlar. adınımı vereyim abdullah memiç mehmetb kanpolat necat yılmaz vs. herkese feto çamuru atıp milletin hayatı ile oynayan bu adamlar cemaate sığınıp hala çalışıp iftiralara devam ediyorlar tükrün bunların yüzüne artık be.yoksa cemaatte bunlar normalmi. para getirdikleri için mi bunlar tutuluyor. ilahi adalet elbet bir gün gelir yerini bulur(gerçek inanan müslümanları hariç tutmak lazım malesef onları busapkınlar kandırıyorlar)
  • malkoçoğlumalkoçoğlu3 ay önce
    Oded Yinon Planı(1) “1980’lere gelindiğinde İsrail devleti, içeride ve dışarıda, yeri, amaçları ve ulusal hedefleri konusunda yeni bir perspektife ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaç ülkenin, bölgenin ve dünyanın içinden geçmekte olduğu bazı merkezi gelişmelerden dolayı daha da önemli bir hale gelmiştir. Bugün insanlık tarihinde yeni bir çağın ilk aşamalarını yaşamaktayız, bu tarih daha önceki tarihe hiç benzememektedir ve özellikleri de bugüne kadar bildiklerimizden tamamen farklıdır. Bu yüzden bir taraftan bu tarihi dönemi meydana getiren merkezi gelişmeleri anlamamız ve öte taraftan bu yeni duruma uygun bir dünya bakışı ve operasyonel bir stratejiye ihtiyacımız bulunmaktadır. Yahudi devletinin varlığı, refahı ve sebatı, içişleri ve dışişlerinde yeni bir çerçeveye adapte olmasına bağlı olacaktır. Bu çağ, şimdiden teşhis edebileceğimiz ve mevcut yaşam biçimimizde gerçek bir ihtilali sembolize eden birçok özellikle tanımlanmaktadır. Baskın olan gelişme, Rönesans’tan bu yana Batı uygarlığının yaşamı ve kazançlarını destekleyen en büyük mihenk taşı olan akılcı ve insancıl bakış açısının yıkılmasıdır. Bu temelden ortaya çıkan politik, sosyal ve ekonomik görüşler günümüzde yok olmaya başlayan bazı “gerçeklere” dayanmaktadır. İnsanın bir birey olarak evrenin merkezi olması ve her şeyin insanın temel maddi ihtiyaçlarını gidermek için var olduğu görüşü örnek olarak verilebilir. Günümüzde bu duruş,evrende mevcut kaynakların insanın gereklerini, ekonomik ihtiyaçlarını ve demografik sınırlamalarını karşılamak için yetersiz olduğu fark edilince geçersiz hale gelmiştir. 4 milyar insanın olduğu(2019 dünya nüfusu 7.5 milyar) ve ekonomik kaynakların ve enerji kaynaklarının insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak oranda artmadığı bir dünyada, Batı uygarlığının ana ihtiyaçlarının, yani limitsiz tüketim talep ve arzusunun karşılanmasını beklemek gerçekçi değildir.(1) ‘de ki görüşünde gayet açık olmakla birlikte Oded Yinon Hümanist-İnsancıl Bakış açısını kaynakların yetersiz olmasını gerekçe göstererek terk edilmesini önermektedir günden bugüne geçen 37 yılda bu önerinin uygulandığı görülmektedir. Ne yazık ki İşgalci İsrail adım adım Filistin topraklarını işgal etmiş ve özelliklede su kaynaklarını ele geçirmiştir. Bugün Filistinli köylülerin birçoğu topraklarından atılmış bir kısmı ise ellerinden alınan kendi topraklarında Yahudi yerleşimcilere kira ödemek zorunda kalmışlardır.40 yaşın üzerindekiler televizyonlardan izledikleri Filistinli çobanın kendi topraklarında koyunlarını otlatırken İsrail askerleri tarafından nasıl iri taşlarla kollarının kırılıp sakat bırakıldığını hatırlayacaklardır. Bu olay münferit bir olay değildir bu ve buna benzer birçok olay, Filistinlilerin, evlerinin köylerinin yıkılması ve göçe zorlanmalarının bir plan dâhilinde olduğu anlaşılmaktadır.(2)İnsanın gideceği yönü seçmesinde etik değerlerin hiç bir payının olmadığı buna karşın maddi ihtiyaçlarının yönlendirdiği görüşü günümüzde ağırlık kazanmaktadır ve dünyada hemen hemen tüm değerlerin yok olmaya yüz tuttuğunu görmekteyiz. En basit konuları bile değerlendirme konusundaki kabiliyetimizi kaybediyoruz, özellikle bu konular neyin doğru ve neyin yanlış olduğu gibi basit bir konu ile alakalı olduğunda. İnsanın sonsuz dilekleri vizyonu ve bu konudaki imkânları üzücü hayat gerçekleri karşısında ve dünya düzenindeki kırılmaları gördüğümüzde çökmektedir.İnsana özgürlük vadeden görüş insan soyunun dörtte üçünün totaliter rejimler altında yaşadığı gerçeği ışığında anlamsız kalmaktadır. Eşitlik ve sosyal adalet ile ilgili görüşler sosyalizm ve özellikle komünizm tarafından gülünç hale getirilmişlerdir. Bu iki fikrin doğruluğu ile ilgili herhangi bir kuşku yoktur ancak bunların hayata düzgün şekilde geçirilemediği ortadadır ve insanlığın büyük bir çoğunluğu eşitlik ve adalet için özgürlüklerini ve fırsatlarını kaybetmişlerdir. 30 yıldır göreceli olarak (hala) barış içinde yaşadığımız bu nükleer dünyada, barış ve bir arada var olma kavramları, SSCB gibi bir süper gücün sahip olduğu askeri ve politik doktrin karşısında manasız kalmaktadır: Marksizm’in amaçlarının elde edilmesi için nükleer bir savaşın olası ve gerekli olduğu, bu savaştan sonra var olmanın mümkün olduğu, ve bu savaşta bir kazanan taraf olacağı. Topluma dair önemli kavramlar, özellikle Batı’ya ait kavramlar, politik, askeri ve ekonomik gelişmeler sebebi ile değişmektedir. Dolayısıyla,SSCB’nin nükleer ve konvansiyonel gücü, daha evvelki çağlarda gerçekleşen dünya savaşlarının kıyasla bir çocuk oyunu kalacağı çok boyutlu bir küresel savaşta dünyamızın büyük bir bölümünü yerle bir edecek destanın gerçekleşeceği çağı şekillendirmektedir. Nükleer ve konvansiyonel silahların gücü, miktarı, hassasiyetleri ve kaliteleri bir kaç yıl içinde dünyamızın çoğunu alt üst edebilecek güçtedir ve buna karşı durabilmek için İsrail olarak kendimizi konumlandırmamız gerekmektedir. Bu Batı dünyasının ve bizim varoluşumuza karşı ana tehdittir.(3) Dünya kaynakları, petrolde Arap tekeli ve Batı dünyasının ihtiyaç duyduğu hammaddelerin çoğunu üçüncü dünya ülkelerinden ithal etmesi ihtiyacı için olacak savaşlar dünyamızı şekillendirmektedir. SSCB’nin önemli hedeflerinden birinin Basra Körfezindeki devasa kaynakların ve dünya madenlerinin çoğunun bulunduğu Güney Afrika’nın kontrolünü ele geçirmek suretiyle Batı dünyasını alt etmek olduğu düşünüldüğünde, gelecekte karşımıza çıkacak küresel yüzleşmeleri tahmin etmek zor değildir.Gorshkov doktrini okyanusların ve üçüncü dünyanın cevherce zengin alanlarının kontrolünü önermektedir. Bu doktrinle birlikte, Batı’nın askeri gücünün yok edileceği ve sakinlerinin Marxism-Leninizm’in hizmetinde köle yapılacakları nükleer bir savaşı yönetmenin, kazanmanın ve sonrasında var olmanın mümkün olduğunu savunan güncel Sovyet nükleer doktrini, dünya barışı ve kendi varoluşumuzun önündeki en büyük tehdittir. 1967’den beri, Sovyetler Clausewitz’in atasözünü “ Savaş, siyasetin nükleer araçlarla sürdürülmesidir” olarak değiştirmişler ve bu sözü tüm politikalarının yönlendirilmesinde şiar edinmişlerdir. Günümüzde şu anda bile bölgemizde ve dünyada bu hedeflerini uygulamaktadırlar ve ülkemizin ve dünyanın geri kalanının güvenlik politikalarında, bunlara karşı koymak önemli bir kısım haline gelmektedir. Bu bizim en önemli dış sorunumuzdur.(4) Bu sebeple Arap Müslüman dünyası, her gün büyüyen askeri gücü ile İsrail için ana tehdit unsuru olmasına rağmen, 1980’lerde karşı karşıya kalacağımız en büyük stratejik problem olmayacaktır.Lübnan’da, Arap olmayan İran’da ve bugünlerde Suriye’de dahi inanılmaz derecede kendi kendilerine zarar veren etnik azınlıkları, fraksiyonları ve iç krizleri ile bu dünya, temel problemleri ile başarılı bir şekilde başa çıkmakta başarısızdır ve dolayısı ile uzun vadede İsrail devletine bir tehdit oluşturmamaktadır, sadece kısa vadede büyük askeri gücü çok önemlidir. Uzun vadede, bu dünya mevcut çerçevede etrafımızdaki bölgelerde gerçek büyük değişimler uygulanmaz ise var olamayacaktır. Müslüman Arap dünyası yabancılar tarafından sakinlerinin istek ve talepleri göz önüne alınmadan yapılmış geçici bir kâğıttan kule gibidir. 1920’lerde Fransa ve İngiltere tarafından gelişigüzel bir şekilde hepsi azınlıkların ve birbirine düşman olan etnik grupların kombinasyonundan oluşan 19 bölgeye bölünmüştür bu sayede günümüzde tüm Arap Müslüman devletler etnik sosyal çöküş içerisindedir ve bir kısmında şimdiden iç savaş başlamıştır.(5) Arapların çoğunluğu, 170 milyondan 118 milyonu, çoğunlukla Afrika’da ve özellikle Mısır’da yaşamaktadır.Mısır dışında, tüm Mağrip devletler Araplar ve Arap olmayan Berberilerin karışımından oluşmaktadır. Cezayir’de Kabile dağlarında şu anda bile ülkedeki iki ulus arasında iç savaş devam etmektedir. Fas ve Cezayir kendi içlerinde yaşadıkları kargaşanın dışında, İspanyol Sahrası için birbirleri ile savaş halindedir. Militan İslam Tunus’un bütünlüğünü tehdit etmektedir ve Kaddafi, seyrek nüfusa sahip ve güçlü bir ulusu olamayacak bir ülkeden Arap bakış açısına göre yıkıcı olan savaşlar organize etmektedir. Bu sebeple daha hakiki olan Mısır ve Suriye gibi ülkelerle geçmişte birleşmeye çalışmıştır. Bugün Arap Müslüman dünyasındaki en parçalanmış ülke olan Sudan birbirlerine düşman olan 4 gruptan oluşmaktadır; Arap olmayan Afrikalı, putperestler ve Hıristiyanlardan oluşan çoğunluğu yöneten Arap Müslüman Sünni azınlık. Mısır’da Sünni Müslüman çoğunluk yukarı Mısır’da baskın olan sayıları 7 milyona yakın olan büyük bir Hıristiyan azınlıkla karşı karşıyadır. Sedat, 8 Mayıs tarihinde yaptığı konuşmada, bunların Mısır’da “ikinci” bir Hıristiyan Lübnan’a benzer bir devlet kuracaklarından endişe ettiğini söylemiştir. İsrail’in doğusundaki tüm Arap devletleri Mağrip ’teki devletlerden bile daha fazla iç çatışmalar yüzünden parçalanmaktadır.Suriye temelde Lübnan’dan çok farklı değildir sadece güçlü bir askeri rejim tarafından idare ediliyor olması farkını taşır. Ancak bugünlerde Sünni çoğunluk ve yönetimdeki Şii Alevi azınlık (nüfusun sadece %12’si) arasında yaşanan gerçek iç savaş(1982 Hama katliamından bahsediliyor) içerdeki problemlerin göstergesidir. Irak, çoğunluğun Şii ve yönetimdeki azınlığın Sünni olmasına rağmen özünde komşularından hiç farklı değildir, Nüfusun %65’i politik konularda söz sahibi değildir, %20’lik elit bir zümre tüm gücü ellerinde tutmaktadır. Buna ek olarak Kuzey’de büyük bir Kürt azınlık vardır ve yönetimdeki rejimin kuvveti, ordu ve petrol gelirleri olmasa idi, Irak’ın gelecekteki durumu Lübnan’ın geçmişteki ve Suriye’nin bugünkü durumundan hiç de farklı olmazdı. İç çatışmanın tohumları ve iç savaş özellikle Irak’ta Şii’lerin doğal liderleri olarak kabul edilen Humeyni’nin İran’da başa geçmesinden sonra daha bugünden kendini belli etmektedir.Körfez ve Suudi Arabistan’daki dengeler içinde sadece petrol olan bir kumdan ev üstüne inşa edilmiştir. Kuveyt’te, Kuveyt’liler nüfusun sadece %25’ini oluşturmaktadır. Bahreyn’de Şii’ler çoğunluktadır ancak güç onlarda değildir. Birleşik Arap Emirlikleri’nde Şii’ler yine çoğunlukta olmasına rağmen Sünni’ler yönetimdedir. Amman ve KuzeyYemen içinde aynı şey geçerlidir. Marxist Güney Yemen’de bile önemli bir miktarda Şii azınlık bulunmaktadır. Suudi Arabistan’da nüfusun yarısı yabancıdır, Mısır ve Yemen’lidir ama Suudi bir Azınlık gücü elinde tutmaktadır.Ürdün aslında Trans-Ürdünlü Bedevi bir azınlık tarafından yönetilen Filistinlidir, ancak ordunun çoğunluğu ve kuşkusuz bürokrasi şu anda Filistinlidir. Aslında Amman en az Nablus kadar Filistinlidir. Bütün bu ülkelerin göreceli olarak güçlü orduları vardır. Fakat aslında bu durum da bir problem yaratmaktadır.Suriye ordusu bugün çoğunlukla Sünni’dir ancak subaylar Alevi’dir, Irak ordusu Sünni kumandanlara sahip Şii bir ordudur. Bu uzun vadede çok önemlidir ve bu sebeple uzun süre ordunun sadakatini korumak mümkün olamayacaktır. Sadece tek ortak payda olan İsrail’e olan düşmanlıkları konusunda anlaşabilirler ve bugünlerde bu bile yeterli değildir. Arap’lar gibi, bölünmüş olsalar da diğer Müslüman devletler de benzer bir durumla karşı karşıyadırlar.İran nüfusunun yarısı Farsça konuşan bir gruptan oluşur ve diğer yarısı da etnik olarak Türk bir gruptur.Türkiye’nin nüfusu Türk Sünni Müslüman bir çoğunluk (%50 civarı) ve iki büyük azınlıktan oluşur, 12 milyon Şii Alevi ve 6 milyon Sünni Kürt. Afganistan’da 5 milyon Şii nüfusun üçte birini oluşturur. Sünni Pakistan’da 15 milyon Şii devletin varlığını tehdit etmektedir. (5)Fas’tan Hindistan’a ve Somali’den Türkiye’ye uzanan ulusal etnik azınlık resmi, istikrarın yokluğuna ve tüm bölgenin hızlı bir şekilde dejenere olmasına işaret eder.Bu tablo ekonomik tabloya eklendiğinde tüm bölgenin nasıl ciddi problemlere karşı koyamayacak kâğıttan bir kule şeklinde inşa edildiğini görebiliriz. Bu dev bölünmüş dünyada bir kaç varlıklı grup ve büyük çoğunlukta fakir insan vardır. Arapların çoğunun ortalama yıllık geliri 300 dolar’dır. Mısır’da da durum aynıdır, Libya hariç Mağrip ülkelerinin çoğunda ve Irak’ta da. Lübnan parçalanmıştır ve ekonomisi de parçalanmaktadır. Devlette merkezi bir güç yoktur sadece 5 fiili egemen otorite vardır; kuzeyde Suriye tarafından desteklenen ve Franjieh aşireti tarafından yönetilenHıristiyan bölge, doğuda Suriye tarafından işgal edilmiş bölge,merkezde Phalangistler tarafından kontrol edilen Hıristiyan kuşatma bölgesi,güneyde ve Litani ırmağına kadar Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından kontrol edilen Filistin bölgesi ve Binbaşı Haddad’a ait Hıristiyan bölge ve yarım milyon Şii. Suriye çok daha vahim bir durumdadır ve ileride Libya ile birleşmesinden sonra alacağı yardım bile varoluşun basit problemleri ile başa çıkması ve büyük bir ordunun idamesi için yeterli olamayacaktır.Mısır en kötü durumda olan ülkedir; milyonlar açlık sınırındadır, işgücünün yarısı işsizdir ve dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip bu bölgede konut çok seyrektir. Ordu dışında verimli olarak çalışan bir bölüm yoktur ve devlet sürekli iflas halindedir ve barıştan bu yana verilen Amerikan yardımına muhtaçtır.( 6)Körfez devletlerinde, Suudi Arabistan, Libya ve Mısır’da paranın ve petrolün birikimi çok fazladır ama bundan faydalanan küçük elit bir zümredir. Bu zümre geniş tabanlı bir destek ve kendine güvene sahip değildir ve bunlar hiç bir ordu tarafından garanti edilemez. (7) Bütün ekipmanları ile Suudi ordusu rejimi içte veya dıştaki gerçek tehlikelerden koruyamaz ve Mekke’de 1980’de yaşananlar bunun küçük bir örneğidir. Israil’i çevreleyen üzüntülü ve fırtınalı bir durum mevcuttur ve bu İsrail için problemler oluşturmaktadır. Problemler ve riskler vardır ama aynı zamanda 1967’den bu yana ilk defa çok büyük fırsatlar oluşmuştur. İhtimaldir ki 1967’de kaçırılan fırsatlar 1980’lerde bugün dahi tahayyül edemeyeceğimiz boyutlarda yakalanabilir.Bu “barış” politikası ve Amerika’lılara bağımlı olarak bölgelerin geri verilmesi, yeni fırsatın gerçekleştirilmesine engeldir. 1967’den bu yana tüm İsrail hükümetleri bir taraftan ulusal hedeflerimizi dar politik ihtiyaçlara doğru daraltmışlar diğer taraftan ise anavatandaki yıkıcı fikirler hem içeride hem dışarıdaki kapasitelerimizi nötralize etmiştir. Girmek zorunda bırakıldığımız bir savaş esnasında elde edilen yeni bölgelerdeki Arap nüfusuna yönelik adımlar atılmasındaki başarısızlık İsrail tarafından 6 gün savaşından sonraki sabahta yapılmış en önemli stratejik hatadır. O tarihten bu yana yaşanan tüm acı ve tehlikeli ihtilaflardan, Ürdün ırmağının batısında yaşayan Filistin’lilere Ürdün’ü vermiş olsaydık, kendimizi kurtarabilirdik. Bunu yapsaydık bugünlerde yaşadığımız Filistin problemini nötralize etmiş olurduk. Bu probleme yönelik bulduğumuz bölgesel özveriler veya aslında aynı kapıya çıkan otonomi gibi çözümler aslında çözüm değildirler.(8)Günümüzde durumu tamamen başka bir hale dönüştürmek için önümüzde büyük fırsatlar vardır ve bunu önümüzdeki 10 yılda gerçekleştirmeliyiz aksi takdirde bir devlet olarak hayatta kalmamız mümkün olmayacaktır.1980’lerde İsrail devleti bu yeniçağın getireceği küresel ve bölgesel zorluklara karşı koyabilmek için içerde politik ve ekonomik rejimde ve aynı zamanda uluslararası politikasında da radikal değişiklikler yapmak zorunda kalacaktır. Süveyş kanalı petrol bölgelerinin kaybedilmesi, Sina yarımadasında bulunan ve jeomorfolojik olarak bölgenin zengin petrol üretici ülkeleri ile eş olan petrol, gaz ve diğer doğal kaynakların muazzam potansiyeli, yakın gelecekte bir enerji kaybına yol açacak ve ekonomimizi tahrip edecektir; şu anki gayrisafi milli hasılamızın dörtte biri ve bütçemizin üçte biri petrol alımında kullanılmaktadır.(9)Negev’de ve sahil bölgesinde hammadde arayışları yakın gelecekte bu durumda bir değişiklik yaratabilecek gibi görünmemektedir. Mevcut ve potansiyel kaynakları sebebiyle Sina yarımadası (nın geri alınması) bu sebeple politik bir önceliğimizdir ancak bu önceliğimiz Camp David ve barış anlaşmaları tarafından engellenmektedir. Bu konudaki hata mevcut İsrail hükümetine ve bölgesel taviz politikasına giden yolu açan hükümetlere yani 1967’den bu yana kurulan Alignment hükümetlerine aittir. Sina’nın geri verilmesinden sonra Mısır’lılar barış anlaşmasını sürdürmek zorunda olmayacaklar ve destek ve askeri yardım almak için Arap dünyası ve SSCB tarafına geçmek için ellerinden geleni yapacaklardır. Amerikan yardımı barış koşulları gereği sadece kısa bir süre için garanti edilmiştir ve Amerika’nın hem içte hem dışta zayıflaması yapılan yardımda azalma getirecektir. Petrol ve ona bağlı gelir olmadan mevcut muazzam masraflarla 1982’yi bitirmemiz mümkün değildir ve durumu Sina yarımadasında Sedat’ın ziyaretinden ve Mart 1979’da kendisi ile imzalanan hatalı barış anlaşmasından önceki statükoya döndürmek için bir girişimde bulunmamız gerekecektir.(10) İsrail bu sonuca ulaşmak için iki ana yola sahiptir, biri direk bir yoldur diğeri ise endirekt. Direk seçenek rejimin doğası ve İsrail hükümeti sebebi ile olduğu kadar, 1973 savaşının dışında başa geldiği günden bu yana en büyük başarısı olan Sina’dan geri çekilişi elde eden Sedat’ın zekâsı sebebiyle daha az gerçekçi olan seçenektir.İsrail ekonomik ve politik olarak çok baskı altında kalmadığı ve Mısır kısa tarihimizde 4.cü kez İsrail’e Sina’yı geri alması için ihtiyacı olan mazereti vermediği sürece ne bugün ne de 1982’de tek taraflı olarak anlaşmayı bozmayacaktır. O halde geriye kalan endirekt seçenektir.MISIR Mısır’daki ekonomik durum, rejimin doğası ve Pan-Arap politikası Nisan 1982 sonrası İsrail’in direk veya dolaylı olarak Sina’nın uzun dönemde stratejik, ekonomik ve enerji kaynağı olarak önemi sebebi ile geri alınması konusunda harekete geçmesi gerekecektir. Mısır iç çatışmaları sebebi ile askeri stratejik bir problem oluşturmamaktadır ve 1967 sonrası savaş durumuna geri sokulması için bir günlük süre bile yeterlidir. (11) Mısır’ın Arap dünyasının güçlü lideri olduğuna dair efsane 1956 yılında yıkılmış ve 1967 yılını atlatamamıştır, ancak Sina’nın geri verilmesinde olduğu gibi sürdürülen politikamız bu efsaneyi bir “gerçek” haline getirmiştir.Ancak gerçekte 1967’den bu yana tek başına İsrail ve geri kalan Arap dünyasına oranla Mısır’ın gücü %50’ye yakın bir oranda düşmüştür. Mısır artık Arap dünyasında önde gelen politik güç değildir ve ekonomik olarak bir krizin eşiğindedir. Dış yardım olmadan kriz yarın gelecektir.(12) Kısa dönemde Sina’nın geri verilmesi sebebi ile, Mısır sayemizde bir çok avantaj yakalayacaktır, ancak bu sadece 1982’ye kadar olan kısa dönemde olacaktır ve bu güç dengesini kendi lehlerine değiştirmeyecek ve sonunda yıkılışına sebep olacaktır. Mısır günümüzdeki politik görünüşe göre ve artan Müslüman-Hıristiyan ayrışması dikkate alındığında zaten hâlihazırda bir cesettir. Mısır’ı coğrafi olarak farklı bölgelere bölmek İsrail’in Batı cephesindeki politik hedefidir.Mısır bir çok otorite merkezine bölünmüş ve parçalanmıştır. Eğer Mısır parçalanırsa, Libya, Sudan ve hatta daha uzaktaki devletler mevcut şekilleri ile varlıklarını sürdüremez ve Mısır’ın çözülmesi ile birlikte onlar da çöküşe katılır.Mısır’ın yukarı bölümünde Hıristiyan Kıpti bir devlet ile birlikte merkezi bir hükümet olmadan bölgesel güçleri ile bir kaç zayıf devlet düşüncesi tarihi gelişimin anahtarıdır ve barış anlaşması ile sekteye uğramış olsa bile uzun vadede kaçınılmazdır. (13)Batı cephesi yüzeyde daha problematik gözükse de aslında manşet olan olayların çoğunun son zamanlarda meydana geldiği Doğu cephesinden daha az karmaşıktır. SURİYE Lübnan’ın beş bölgeye bölünmesi Mısır, Suriye ve Irak da dâhil olmak üzere tüm Arap dünyası için bir başlangıçtır ve aslında Arap yarımadası şimdiden bu yolda ilerlemektedir. Suriye ve daha sonra Irak’ın feshi ve Lübnan’da olduğu gibi etnik ve dini bölgelere ayrılması İsrail’in uzun vadede Doğu cephesindeki bir numaralı hedefidir ve bunun için kısa vadede bu devletlerin askeri gücünün feshi ana hedeftir. Suriye etnik ve dini yapısına istinaden tıpkı bugün Lübnan’da olduğu gibi birkaç eyalete bölünecek ve kıyıda Şii-Alevi bir eyalet, Halep bölgesinde Sünni bir eyalet, Şam’da Kuzey komşusuna düşman olan bir diğe Sünni eyalet olacak ve Dürziler de belki bize ait olan Golan’da, mutlaka Hauran’da ve Kuzey Ürdün’debaşka eyaletler kuracaklardır. Bu gelişmeler uzun vadede barış ve güvenlik için garantör olacaktır ve bu hedef bugün bile erişebileceğimiz bir noktadadır.(14)IRAKBir taraftan petrol zengini olan ancak diğer taraftan parçalanmış bir ülke olan Irak’ın İsrail’in hedeflerine aday olması garantidir. Bizim için Irak’ın feshi, Suriye’nin feshinden bile daha önemlidir. Irak Suriye’den daha güçlüdür. Kısa vadede İsrail’in en büyük tehdidi Irak’ın gücüdür. Bir Irak-İran savaşı Irak’ı parçalayacak ve bize karşı geniş bir cephede çatışma organize etmesine imkân vermeden çökmesine sebep olacaktır. Araplar arasındaki her türlü çatışma kısa vadede bize yardımcı olur ve Suriye ve Lübnan’da olduğu gibi önemli bir hedef olan Irak’ın parçalanması için yolu kısaltır. Osmanlı döneminde Suriye’de olduğu gibi Irak’ta da etnik/dini temelde bölgelere bölünme mümkündür. Üç büyük şehir etrafında üç (veya daha fazla) eyalet var olacaktır: Basra, Bağdat ve Musul ve güneydeki Şii bölgeler Sunni ve Kürt kuzeyden ayrılacaktır. Mevcut İran-Irak çatışmasının kutuplaşmayı derinleştirmesi olasıdır. (15)Arap yarımadasının tamamı iç ve dış baskılar sebebiyle çözülmeye adaydır ve özellikle Suudi Arabistan’da bu sonuç kaçınılmazdır. Petrole dayalı ekonomik gücünün baki kalması veya uzun vadede azalmasından bağımsız olarak, iç ayrışmalar ve kırılmalar mevcut politik yapının doğal ve açık bir sonucu olarak ortaya çıkacaktır. (16) ÜRDÜNÜrdün kısa vadede stratejik bir hedeftir, uzun vadede ise değildir zira feshinden ve Kral Hüseyin’in uzun hükümranlığının bitmesi ve kısa vadede yönetimin Filistinlilere geçmesinden sonra gerçek bir tehdit.Mevcut yapısı ile Ürdün’ün uzun süre var olması ihtimal dahilinde değildir ve İsrail’in hem barışta hem savaşta sürdüreceği politika mevcut rejim esnasında Ürdün’ün tasfiyesi ve yönetimin Filistin’li çoğunluğa devri yönünde olmalıdır. Irmağın doğusundaki rejimi değiştirmek aynı zamanda Ürdün’ün batısında yoğun bir Arap nüfusu olan bölgelerdeki problemin de hallolmasına sebep olacaktır. Savaşta ya da barış koşulları altında, bölgelerden dışarıya göç verilmesi ve ekonomik demografik durgunluk ırmağın iki yakasındaki gelecek olan değişimin garantisi olacaktır ve yakın gelecekte bu sürecin hızlanması için aktif olarak çalışmalıyız. Otonomi planı ve bölgesel taviz ve bölünmeler de reddedilmelidir zira Filistin Kurtuluş Örgütü ve İsrail Arap’larının kendi planları olan 1980 yılındaki Shefa’amr planı göz önünde bulundurulduğunda, mevcut durumda iki ulusu ayırmadan, Arap’ları Ürdün’e ve Yahudi’leri ırmğın batısındaki bölgelere ayırmadan bu ülkede yaşamaya devam etmek mümkün değildir. Bölgede gerçek manada bir arada varoluş ve barış, ancak Arap’lar, Ürdün’le deniz arasındaki bölge Yahudi’ler tarafından yönetilmediği sürece var olamayacaklarını ve güvence altında olamayacaklarını anladıklarında gerçekleşecektir. Kendilerine ait bir ulus ve güvenlik sadece Ürdün’de onların olacaktır. (17) İsrail içinde ’67 yılındaki alanlar ve gerisindeki bölgeler ve ’48 yılındaki durumları arasındaki fark Arap’lar için hep manasız olmuştur ve bugünlerde bizim için de bir önemi yoktur. Problem ‘67’den sonra başka bölünme göz önüne alınmadan bir bütün olarak ele alınmalıdır. Gelecekteki tüm politik durumlar ve askeri birleşmelerde de açıkça bilinmelidir ki, yerli Arapların sorununun çözümü ancak İsrail’in Ürdün nehrine ve ötesine kadar olan bölgede var olması halinde gelecektir. Bu içinde bulunduğumuz çağda ve içine yakında girecek olduğumuz nükleer çağda var olmak için ihtiyacımızdır.Artık Yahudi nüfusunun dörtte üçünün nükleer bir dönemde büyük bir tehlike yaratan ve yoğun bir şekilde yerleşilmiş olan kıyı şeridinde yaşaması mümkün değildir. Dolayısıyla nüfusun dağıtılması mümkün olan en yüksek mertebedeki milli hedefimizdir, aksi takdirde hangi sınır içerisinde olursak olalım varoluşumuzu sürdüremeyiz. Judea, Samarya ve Galile ulusal varlığımız için tek garantidir ve bu dağlık bölgede hâkim çoğunluk haline gelmez isek ülkeyi yönetemeyiz ve zaten kendilerinin olmayan, birer yabancı oldukları bu ülkeyi kaybeden Haçlılar gibi oluruz. Demografik, stratejik ve ekonomik olarak ülkeyi tekrardan dengelemek bugünün en önemli hedefidir. Beersheba’dan yukarı Galile’ye kadar olan su havzasını ele geçirmek için şu anda Yahudilerin bulunmadığı dağlık araziye yerleşmek çok mühim bir stratejik düşüncedir.(l8) Doğu cephesinde hedeflerimizin gerçekleşmesi öncelikle yukarıda belirtilen iç stratejik hedefin gerçekleşmesine bağlıdır. Bu stratejik hedeflerin gerçekleşmesi için ekonomik ve politik yapının değiştirilmesi tüm değişimin gerçekleşmesinin anahtarıdır. Hükümetin çok derinden etkilediği merkezi bir ekonomiden açık ve özgür bir pazara geçmemiz ve Amerikan vergi mükelleflerine bağımlılıktan kendi ellerimizle geliştireceğimiz gerçek bir verimli ekonomik altyapıya geçmemiz gerekmektedir. Bu değişimi gönüllü ve özgür bir şekilde yapmaz isek özellikle ekonomi, enerji, politika konusunda dünyadaki gelişmeler ve artan izolasyonumuz neticesinde yapmak zorunda bırakılacağız. (l9) Askeri ve stratejik bir bakış açısı ile Amerika’nın önderliğindeki Batı SSCB’nin dünyadaki küresel baskısına karşı koyamamaktadır ve İsrail bu sebeple 80’li yıllarda askeri ve ekonomik dış yardım olmadan tek başına ayakta kalmak zorunda bırakılacaktır ve bugün İsrail hiç bir taviz vermeden bunu yapabilecek güçtedir.(20)Dünyada yaşanacak hızlı değişimler dünya Yahudiliğinde de değişikliklere sebep olacaktır ve bu durumda İsrail sadece son çare değil tek varoluş imkânı olacaktır. Amerika Yahudilerinin ve Avrupa ve Latin Amerika’daki cemaatlerin bugünkü halleri ile gelecekte var olacaklarını varsayamayız. (21)Bu ülkede varoluşumuz mutlaktır ve bizi buradan güç kullanarak veya hıyanetle (Sedat’ın metodu) hiç bir güç yoktur. Hatalı “barış” politikasının zorluklarına rağmen ve İsrail Arap’ları ve bölgeler ile ilgili problemlere rağmen önümüzdeki dönemde bunlarla başarılı bir şekilde başa çıkabiliriz.Sonuç Orta Doğu ile ilgili bu Siyonist planın gerçekleşme ihtimalinin yüksekliğini ve bu planın neden yayınlanması gerektiğini anlamak için üç önemli nokta açıklığa kavuşturulmalıdır. Planın askeri zemini Bu planın askeri şartlarından yukarıda bahsedilmemiştir ancak birçok kere kapalı toplantılarda İsrail hükümeti üyelerine benzeri bir şey “açıklandığında” bu husus netleştirilir. İsrail askeri güçlerinin ve tüm kollarının yukarıda açıklandığı kadar geniş bir bölgeyi işgal etmek işi için yetersiz olduğu düşünülmektedir. Hatta Batı Şeria’da yoğun Filistin “huzursuzlukları” yaşandığı zamanlarda bile İsrail ordusunun güçleri çok zorlanmaktadır. Bu konuda çözüm “Haddad güçleri” ile yönetmek veya “Köy Birlikleri” kurmaktır (aynı zamanda “Köy Ligleri” olarak da bilinir): “Liderlerin” kontrolü altında olan feodal veya parti yapısına sahip olmayan (mesela Falanjistlerde olduğu gibi) ve halktan tamamen ayrı yerel birlikler. Yinon tarafından teklif edilen “eyaletler” “Haddadistan” ve “Köy Birlikleri”dir ve bunların silahlı kuvvetleri şüphesizdir ki benzer olacaktır. Ayrıca buna ek olarak İsrail askeri üstünlüğü böyle bir durumda şu anda olduğundan çok daha büyük olacaktır ve bu sayede herhangi bir isyan hareketi ya Batı Şeria ve Gazze şeridinde olduğu gibi toplu bir küçük düşürme ile ya şehirlerin şu anda Lübnan’da olduğu gibi (Haziran 1982) bombalanması ve yıkılması ile ya da her ikisi ile birlikte“cezalandırılacaktır”. Bunu sağlamak için, “plan” sözlü anlatıldığı üzere küçük eyaletler arasında odak noktalarda gerekli mobil yıkıcı güçlerle donatılmış İsrail garnizonlarının kurulmasını gerektirir. Hatta Haddadistan’ta benzer bir şey görmüş bulunuyoruz ve büyük bir ihtimalle bu sistemin ilk çalışan örneğini Güney Lübnan’da veya Lübnan’ın tamamında göreceğiz. Açıktır ki yukarıdaki askeri varsayımlar ve planın tamamı da, Arap’ların bugün olduğundan bile daha fazla bölünmesine ve aralarında gerçekten ileriye dönük bir toplu hareketin olamayacağı fikrine dayanmaktadır. İhtimaldir ki bu iki şart planın çok ilerideki aşamaları esnasında ortadan kalkabilir ve bu durumun sonuçları şimdiden tahmin edilemez. Neden bunu İsrail’de yayınlamak gereklidir? Yayınlama sebebi İsrail-Yahudi halkının çift taraflı doğasıdır: Özellikle Yahudiler için çok büyük ölçekte özgürlük ve demokrasi ile birlikte yayılmacılık ve ırk ayrımcılığı. Böyle bir durumda İsrail-Yahudi seçkinleri (TV’yi ve Begin’in konuşmalarını takip eden topluluk) ikna edilmelidir.İkna için ilk aşamalar yukarıda belirtildiği gibi sözel olacaktır ancak bir zaman gelecektir ki bu artık zahmetli olacaktır. Daha aptal olan “ikna ediciler” ve “açıklayıcılar” için yazılı materyal hazırlanması gerekecektir (mesela orta rütbeli subaylar ki bunlar genel olarak ciddi oranda aptaldırlar). Bunlar hazırlandıktan sonra bu grup “öğrenecektir” ve diğerlerine anlatacaktır. Bu noktada not edilmelidir ki İsrail ve hatta yirmili yıllardaki Yishuvlar (İsrail devleti kurulmadan önce kutsal topraklarda yaşayan Yahudiler) bile her zaman bu şekilde hareket etmişlerdir. Ben şahsen (önceden “karşıt olmama rağmen) bana ve diğerlerine savaşın gerekliliğinin 1956 savaşından bir yıl önce ve “geri kalan Batı Filistin’in fırsatımız olduğunda”işgal etmemizin neden gerekli olduğunun 1965-1967 yılları arasında nasıl açıklandığını çok iyi hatırlıyorum. Bu tarz planların yayınlanmasının dışarıdan özel bir risk oluşturmayacağı neden varsayılmaktadır? Bu tarz riskler İsrail içindeki karşıtlar zayıf olduğu sürece(Lübnan’daki savaşın sonuçlarına göre değişebilecek bir durum) iki kaynaktan gelebilir; Filistinliler dâhil Arap dünyası ve Amerika Birleşik Devletleri. Arap dünyası şu ana kadar İsrail-Yahudi cemaatinin detaylı ve mantıklı bir analizini yapmak konusunda yetersiz kalmıştır ve Filistin’liler de ortalamada diğerlerinden daha iyi durumda değildir. Böyle bir durumda İsrail’in yayılmacı politikasının tehlikeleri konusunda (ki bunlar gerçektir) uyaranlar bile bunu somut ve detaylı bilgilere dayanarak değil bir efsaneye olan inançlarından yapmaktadırlar.Buna iyi bir örnek bir kanıta dayanmayan ancak varlığına ısrarla inanılan Knesset’in duvarında Nil ve Fırat’a dair İncil’deki bir ayetin yazılı olduğudur.Bir diğer örnek ise tamamıyla yanlış olmasına rağmen ısrarla en önemli Arap liderlerinin bulunduğu bir grup tarafından dile getirilen ve İsrail bayrağındaki iki mavi şeridin Nil ve Fırat’ı sembolize ettiğidir, aslında bu iki şerit Yahudilerin dua ettiği şalı (Talit) sembolize eder. İsrail uzmanları Arapların gelecek ile ilgili ciddi tartışmalara hiç ilgi duymayacağını varsaymaktadırlar ve bu varsayım Lübnan savaşı sayesinde bir kere daha doğru çıkmıştır. Dolayısıyla eskiden olduğu gibi diğer İsrail’lileri ikna etmeye çalışmaları için bir sebep yoktur. Amerika’da da çok benzer bir durum mevcuttur, en azından şimdilik. Diğerlerine oranla daha ciddi olan yorumcular İsrail ile ilgili haberlerini ve onunla ilgili fikirlerinin çoğunu iki kaynaktan almaktadır. Bunlardan ilki Amerikan basınındaki “liberal” kesimin yazdığı makalelerdir ki bu yazarlar İsrail’in Yahudi hayranlarıdır ve İsrail devletinin bazı yönlerini eleştirmekle birlikte Stalin’in tabiri ile “yapıcı eleştiri” yolunu izlemektedirler. (aslında bunların arasında kendilerini “anti-stalinist” olarak tanımlayan yazarlar da vardır ancak bu yazarlar Stalin’den bile daha Stalinist’tirler, ve bunların henüz onların inancını boşa çıkarmamış Tanrısı İsrail’dir.) Böyle kritik bir tapınma çerçevesinde İsrail’in her zaman “iyi niyetli” olduğu ve sadece zaman zaman “hata yaptığı” ve dolayısıyla böyle bir planın tartışılmasının dahi gereksiz olduğu varsayılmaktadır. Tıpkı Yahudi’ler tarafından gerçekleştirilen İncil’e ilişkin soykırımların konu edilmediği gibi. İkinci haber ve bilgi kaynağı ise Jerusalem Post adlı gazetedir ve bu gazetenin de benzer tutumları bulunmaktadır. İsrail dünyanın geri kalan bölümüne kapalı bir halk durumunda kaldığı sürece ve dünya gözünü kapalı tutmak istediği için, böyle bir planın yayınlanması ve gerçekleştirilmesine başlanması gerçekçi ve olasıdır
  • Atıf DedebeyAtıf Dedebey3 ay önce
    GolanTepelerindeki köylerin Türkmen köyü olduğunu Türkiye'de bilen kaç kişi var acaba?
  • tacitaci3 ay önce
    şayet yapabilseydiniz yazınızın"PARTİLER ÜSTÜ SİYASET VE CEMAATLER ÜSTÜ KİŞİLİK!"bölümünde fetöyle ilgili neler yazardınız.aynı yağmur altında ıslanmak şarkısınımı söylerdiniz.
  • mahmud toroslumahmud toroslu3 ay önce
    cemaatler ve partiler ilişkisi hakkında önemli bir değerlendirme
  • ERDALERDAL3 ay önce
    BANA NE PARTİLERDEN SİYASİLERDEN ALLAH CC KULU PEYGAMBER EFENDİMİZ S.A.V. ÜMMETİYİM GERİSİ FASA FİSO
  • AliAli3 ay önce
    Ne gerek vardır destek açıklamasına n coşan aslında bu açıklamasıyla cemaatine kötülük yapmıştır.Eğer gaye allah rızası ise susarsın ama yok bende burdayım diyorn coşan. Bunlar sapmadır. Tarikatçılık bumudur yazar bey,menfaat üzerine kurulmuş ortaklık diyelim buna .
  • Ahmet ÖzAhmet Öz3 ay önce
    Sufi düşüncede hal önemlidir.Mürşi-i kamil,yeri geldiğinde kadısının nefsi emmaresini körertmek için,kadısına,pazar yerlerinde ciğer sattırır.Bu durum filmlere bile konu olmuştur.Tıpkı Yunus Emre'nin dergahına eğri odun sokmaması gibi.Tabii ki ciğeri satan kadı,önce kadılığından feragan etmesi gerekir.Var mı bizde böylesi?Hem tarikatte ya da cemaatte etkin yerin olacak,hem siyaseti dizayn edeceksin,hiç olur mu?Olursa da bizdeki gibi olur.İsimler üzerinden siyaset ya da siyasi köşe yazısı,bence kolaycılığa kaçmadır.Yıllar yıllar öncesi,Fatih Çarşamba'daki İsmailağa Camii'ne cuma namazı kılmak için gidip can kulağı ile Hacı Mahmut Efendi hutbesini dinleyenlerin,kılık kıyafetleri ve yaşam tarzlarındaki farklılık hemen göze çarpardı ama o insanlar dünya hayatını çilehanedeymişcesine yaşarlardı.Hacı Mahmut Efendi'nin cuma hutbesini dinlemeye gelen imam hatip öğrencileri,hutbenin çok uzun sürmesi sebebiyle okullarındaki öğlen yemeklerinden olurlardı.Onlar Hacı Mahmut Efendi'nin hutbesini tercih ederlerdi.Hacı Mahmut Efendi cemaati,evlerine tv cihazı koymazlar,siyasette görünmezlerdi.Partiler üstü,cemaatler üstü bir hedefleri vardı:Kamil insan olmak.Kemale ermek.İş,müridlikse eğer,bir buçuk mürid sahibi o tarihi şahsiyet akla gelmeli.Tasavvuf ehli,ol deyince olunmuyor.Helal lokma ile bünyenin bağışıklığını güçlendirmediysen,nafile.Ülke yönetiminde tarikat ve cemaatlerin etkin hale gelmesi,iyiye işaret değildir.Merkez Efendi kıvamında bir anlayışa ihtiyacımız var.Haşeratı yok eden kafalar,ilaçla toprağımızı,suyumuzu zehirlediler.Rusya,ilaç kalıntısı var,diye çoğu yaş sebze ve meyvamızı ürünlerimizi geri çevirdi.Biz de onları iç piyasada değerlendirdik.Tarikat ve cemaat anlayışı piyasalaşmış ve piyasada değeri ,tıpkı sigortanın rizikoyu ölçülebilir hale sokması gibi,tarikat ve cemaatlerin gücü ve etkinliği ölçülebilir hale dönüşmüş ve piyasada rayiç değer bulmuşsa,uzun uzun düşünmek gerekir.Siyasete yansımasını,öte dünya kazanımlarının pazarlanmasında görebiliyoruz.Taş yerinde ağırdır.Sufilik,helal lokma ile beslenmekten geçer.
  • Ahmet ÖzAhmet Öz3 ay önce
    Fahrettin Bey;Sondan ikinci cümlenizdeki tesbitinizle,taşı gediğine koymuşsunuz.Sevgili Fahrettin Kardeşim;Avrupalı'nın hasta adam diye etiketlediği T.C.,Osmanlı Devlet-i Aliyesi'nin borçlarını ödedi.Osmanlı'nın küllerinden T.C.'yi kurdu.Ne yazık ki,bu iki çok değerli harflerimize karşı,ileri dercede değersizleştirme hareketi had safhada.Hem değersizleştirme,hem de o değersizleştirilen değerlerin tüm servetini nakite çevirme uygulaması hayata geçirildi.Elde avuçta kalanlar da borçlarımıza karşılık varlık fonunda rehin.İslam ülkeleri ABD'nin Kudüs kararına yeterli tepkiyi göstermediler,gösterenler de yavaş tükürük kıvamında.Bir tek biz,gür sesimizle dünyayı inlettik(!).Dış siyasetimizin,iç siyasetimize malzeme yapıldığını dünya alem biliyor.Bugün ABD ve İsrail'e yüksek volümle meydan okur,kapalı kapılar ardından,işimize kaldığımız yerden devam ederiz.Nasıl ki,bağışıklık sistemi çökmüş biri,hafif bir yel ile zatürre olursa,bizim de sosyo ekonomik ve dış siyasetteki söz geçirilebilirlik durumumuz da,bağışıklık sistemi bozuk adam gibi.Azıcık,ABD'nin netameli konularına ses yükseltsek,TL'nin nabzı düşüyor,TL,batışa geçiyor.Oysa,yabancı paraların değerlerinde bir değişme olmuyor.Ekonomik yönden batıyoruz.Ekonomik bağımsızlığınız yoksa,sürekli emperyal ülkeler,sizden alacaklı duruma gelmişse,o efelenmelerimiz,dünya kamuoyunda karikatürlere malzeme olur.Önce bağışıklık sistemimizi kuvvetlendirmeliyiz.Seçim sonrası borç geri ödemelerinin günleri yaklaşacak.Nasıl ödeyeceğiz,aldığımız onca borcun faizini,geri ödeme taksidini?ABD'ye medya önünde kafa tutarak mı?Saygılarımla.
  • Hacı Ömer. Hacı Ömer. 3 ay önce
    Sayın yazar her ne olursa olsun, cemaatlarin particilikle uğraşmasi doğru değil. Bir cemaatda her görüşden insanlar olabilir. Cemaatlar topluma örnek olmalı. Bence inancın içine siyaset girince o inanç anlamını yitirir. Yani inananların partisi eşittir ak Parti olmamalı..
  • Ruşen: bir diğer ahmet hakanRuşen: bir diğer ahmet hakan3 ay önce
    İskenderpaşa cemaatinin açıklamalarına uyuz olan Ruşen; süleymancı Alihan' ın fısıltılarından çok memnundur; du bakali, seçimde Alanya ne olacak!

Günün Özeti