Farz, vacıp, sünnet ibadetlerin yanında nafilelerin hükmü
Farz, vacıp, sünnet ibadetlerin yanında nafilelerin hükmü
ALİ SANDIKÇIOĞLU
Bugün yazımızda inşallah farz, vacip ve sünnet ibadetlerin yanında birçok farz ve sünneti terk edip nafile ibadete yönelmenin hükmünün ne olduğunu ehli sünnet itikadının görüşlerine göre ifade etmeye çalışacağım. Öncelikle şunu ifade etmek isterim ki, nafile ibadetlere asla karşı değiliz. Böyle bir şey düşünmek bile caiz değildir. Elbette ki nafile ibadetlerin yapılmasını teşvik edenlerden yanayım. “Farz: ibadetleri yapmakla kulum kurtulur, Nafile ibadetlerle bana yaklaşır.” düstur ve fermanı çok iyi bilmekte ve inanmaktayım. Bunun yanında tasavvufa, tarikata, gerçek velilere, onların gösterebilecekleri kerametlere de inanırım. Çünkü bizler talebelik yıllarımızda hem Ömerünnesefi hem de ilmi kelam Akaid isimli kitaplarda “Evliyaullahın darı dünyada keramet göstermeleri haktır.” beyanları okuduk ve ezberledik. Elbette ki de inanıyoruz. Ancak tasavvufu, tarikatı, şeyhliği, müritliği ve kerameti istismar eden “din tüccarlarına”, sahtekarlara da şiddetle karşıyız. Onlar tasavvuf dili ile yol kesen birer eşkıyadırlar. Hz. Allah (CC) Kur’an-ı Kerim’inde: “Bilesiniz ki Allah’ın evliyasının üstünde ne bir korku olur ne de üzülürler.” (Yunus 62).
Tasavvuf tarihini incelediğimizde inişler, çıkışlar şeriattan bazı sapmaların olduğunu görürüz. Mesela Haşhaşiler de bir nevi bir tasavvuf kolu gibi ortaya çıkmadı mı? O zaman devletin başına ne türlü gaileler açmışlardı? Nice masum insanların kanlarını döktüler! Günümüzde Türkiye’de ve birçok İslam ülkesinde tarikat adı altında şeriata uymayan birçok akıl almaz işlere şahit oluyoruz. Bazı tarikat kollarında nerede ise ayeti kerimeler, hadisi şerifler, farzlar ve vacipler Allah korusun ikinci planda kalıyor. Şeyhin, emirin, üstadın, abinin ve şeydanın dedikleri ayeti kerime ve hadisi şeriflerden daha ön plana çıkıyor. Nafileler daha çok itibar görüyor. Bazı tarikat liderlerine insan üstü değerler yakıştırılıyor. Bazı şeyhlerin cuma namazı kılmayın, bazıları tamamen namaz kılmayın dedikleri gibi. Bazı tarikat mensupları şeyhlerin telkin ettiği hükümleri şeriatın hükümleri üzerine tercih ederek nafile ibadet veya şeyhlerinin kendilerine tarif ettikleri gizli veya aşikar zikri yapmak farz namaz ibadetine tercih ediliyor. Günümüzde öyle tarikat mensupları veya sözde müritler vardır ki, bir hafta boyu namaz kılmazlar, cumaya gitmezler haftanın belli günlerinde yapılan hatimlere koşar adımlarla giderler (Falanca zat hatime katılmadı demesinler diye). Haftada bir veya iki gün hatime katılır; diğer birçok farz, vacip ve sünnet ibadetleri terk eder, kendini cennetin ortasında zanneder...
İmamı Rabbani (KS) hazretlerinin “Mektubat” isimli eseri birçok tarikat kolunda itibar edilen ve okutulan bir kitaptır. Mektubatın birinci cildinden birkaç mektubun mealini buraya almak istiyorum. İmamı Rabbani Şeyh Nizameddin er-Taniseriye yazdığı mektupta şöyle diyor: Kulu Allah’u Teala’ya yaklaştırıcı ameller farz ve nafile olmak üzere ikiye ayrılır. Farzların yanında nafilelere asla itibar yoktur. Zira herhangi bir vakitte eda edilen bir farz ibadet, bin senelik nafile ibadetten daha hayırlıdır. Bu nafile ibadetler, namaz, oruç, zikir, fikir ve benzeri türlerden olup halis bir niyetle eda edilmiş bile olsa durum böyledir. Hatta farzların edası sırasında uygulanan herhangi bir sünnet ve adaba riayet bile bu üstünlüğe sahiptir. Rivayete göre bir gün Hz. Ömer (RA) Efendimiz cemaatle sabah namazını kıldıktan sonra dönüp cemaati teftiş etti. Arkadaşlarından birini cemaate göremedi. “Falan kimse cemaate katılmadı mı?” diye sordu. Kendisine O kimsenin gecenin çoğunu ibadetle geçirdiği, bu yüzden uykuya kalabileceğini ifade ettiler. Hz. Ömer (RA) “Keşke gece boyunca uyusa da sabah namazını cemaatle kılsaydı.” dedi (Mektubatı İmamı Rabbani C1, S.37 Mektup 29).
İmamı Rabbani hazretleri bir başka mektubunda ise şöyle diyor: “Allahu Teala’nın kullarından yüz çevirdiğinin alameti, kulun mala yanı (anlamsız boş işler) ile meşgul olmasıdır. Bir farzdan yüz çevirerek bir nafileyle meşgul olmak mala yanı ile uğraşmak sayılır. Nafile ya da farz olarak neyle meşgul olduğunu anlaman için durumunu gözden geçirmen gerek. Nafile hacda nice sakıncalı durumlar vardır. O halde durumu ciddi bir şekilde gözden geçirip değerlendirmelisin. Akıllı olana bir işaret bile kafidir. Size ve dostlarınıza selam” (Mektubatı İmamı Rabbani C1- S.121 – Mektup 123). İmamı Rabbani hazretlerinin Bedahşi’ye yazdığı mektubunun sonunda: “Akıllı olana bir işaret kafidir.” buyuruyor. Öyle ise, Allah rızası için bir özeleştiri yapalım. Dün hanımları beyi ile, oğlu ile farz olan hacca dahi göndermeyen tarikat mensuplarına ne oldu da şimdi sokak sokak, ev ev gezerek, telefonlar edilerek bey ve bayanlardan hacca ve umreye gidecekler arıyorlar? Dün yapılan mı doğru idi, bugün yapılan mı? Ben çok iyi biliyorum ki, İstanbul’un bir ilçesinde bulunan bir yurt sorumlusuna boş bir uçak verdiler bunu sen bölgenden erkek ve kadın umreciler bularak dolduracaksın. Dolduramazsan gerisini sen düşün dediler. O arkadaşımız eline çantasını alarak esnaf esnaf tabir caiz ise ev ev umreci aramaya çıkmıştı. Gerçekten çektiği sıkıntılara üzüntülere acıdım. Yardımcı olmak maksadı ile bende oğlanlarımı, kızlarımı, gelinlerimi onun listesine yazdırarak umreye göndermiştim. Sonradan korktuğu onun da başına geldi (Falan kişi ile görüştünüz diye hafızı Kur’an ve çok iyi bir Arapçası olmasına rağmen kendisine hiçbir şey sorulmadan görevinden alındı. Yurtlara girmesi yasaklandı.).
İmamı Rabbani hazretleri Bedahşi’ye söylediği gibi hepimizin ne haldeyiz, ne yapıyoruz, gittiğimiz yol kimin yolu deyip, düşünerek, “Durumunu gözden geçirmen gerekir.” dediği gibi... Bizler de A’dan Z’ye durumlarımız hepimiz gözden geçirmeliyiz. Nelerle meşgul olduğumuzu iyice hesap etmeliyiz. Her işimizde ihlaslı olmaya çalışalım (Sahte mürit olup sahte şeyhler uçurmayalım.). İki nebi gücünde ve kuvvetinde (!) oluğunu iddia eden veya sahtekar bağlıları tarafından öyle lanse edilenlere asla inanmayalım. İmamı Rabbani hazretleri hanlar hanına yazdığı mektupta ise şöyle der: “Farz edelim ki, bir kimse ağır riyazetle ve zor mücadelelerle bin sene ibadet etmiş olsa, bu bin senelik ibadetler ve bütün o riyazatlar, şeriatın sahibine uyularak verilen yarım arpaya, öğlen vakti yapılan bir kaylule uykusuna denk ve müsavi olmaz. Büyük küçük bütün işlerde bu ulu zatlara tabi olmadıkça da bütün bunlar baştan sona gaflettir, hatta çölde görülen bir seraptır.” (Mektubatı İmamı Rabbani C.1-S.162 Mektup 191).
Burada bizzat geçmişte Almanya’da görevde iken yaptığım bir tespitime izninizle yer vermek isterim. Adı mahfuz bir bölge idarecisi ay sonu hatminde erkek ve hanımlara sohbet ediyor (Bu hatimleri ve sohbetleri bilenler bilir. Halen devam etmektedirler. Hafta içi şubelerde, ay sonu belirtilen bir şubede veya bölge merkezinde.). Hoca Efendi Sohbetinde tam olarak 59 defa büyüğümüzden (ağabeyimizden) bahsetti. 27 defa Cenab-ı Hakk’ın ismini andı. 19 defa da Hz. Peygamber Efendimizin (SAS) ismini telaffuz etti, bizzat saydım ve not aldım. Peygamber Efendimizin (SAS) şöyle bir hadisi şerifi vardır: “Benimle kıyametin arası şu iki parmağın arası kadar yaklaştığı sırada ben peygamber olarak gönderildim.” derdi. Sonra da sözlerine şöyle devam ederdi: “Bundan sonra söyleyeceğim şudur ki: Sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. Yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkarılmış olan bid’atlardır. Her bid’at dalâlettir, sapıklıktır.”. Sonra da şöyle buyurdu: “Ben her mümine kendi nefsinden daha ileriyim, daha üstünüm. Bir kimse ölürken mal bırakırsa o mal kendi yakınlarına aittir. Fakat borç veya yetimler bırakırsa, o borç bana aittir; yetimlere bakmak da benim görevimdir.” (Müslim, Cum’a 43. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 7).
Yukarıda sayılarını verdiğim hoca efendinin yaptığı sohbet rıza-ı ilahiden, ihlastan, samimiyetten, uzak avam tabiri ile çok affedersiniz bir nevi yağ yakmak, büyüklerinden (!) aferin almaktan başka bir şey değildir. Peki bu bidat değil de nedir? Bu yukarıya avam tabiri ile yağ çekmek değil de nedir? Böyle maneviyat, böyle tasavvuf, böyle tarikat olur mu? Bu resmen şeriat çizgisinden ayrılmak değil de nedir?... Takdiri siz değerli kardeşlerime bırakıyorum. Son olarak şunu bir defa daha bütün samimiyetimle belirtmek isterim biz asla nafile ibadetlere, maneviyata, tasavvufa karşı değiliz. Tasavvuf demek şeriatın bütün ahkamından kıl kadar ayrılmamak demektir. Şeriata uymayan her hareket ne olursa olsun bidattır. Her zaman elimizden geldiği kadarı ile sözlerimizle, yazılarımızla bidatların karşısında olmaya devam edeceğiz inşallah. Cenab-ı Hak hepimize ibret almayı nasip eylesin. Cümleniz Mevla’ya emanet olunuz.