Pensilvanya’dan gelen telefon
Ülkemizde ‘ak’la ‘kara’nın ayırt edilemediği dönemlerde, dördüncü kuvvet olarak kabul gören basın ve medya organları alengirli işlerde ciddi rol almış. Algı operasyonlarında amiral gemisi olarak üzerine düşen görevleri fazlası ile yerine getirerek yerli yabancı ihanet odaklarının borazanlığını yapmada hep aferin almayı başarmış.
Geri bırakılmış ülkelerin hızını kontrolde basın ve medya hep birinci kuvvet olarak öne sürülmüş ve hâlâ bazı ülkelerde de bu gücü devam ediyor. Ülkemizde son yıllarda yaşanan sorunların bir kısmı da bu savaşın eseri.
Makalemin başlığına gelince, elbette doğru. Ancak hocanın keçi hikayesi gibi bir içerik barındırmıyor. Malum basında haber olmak için normların dışında işler yapmak gerekir. Köşe yazarı olarak okunmak için de ters köşe yazılar, komplo teorisyenliği veya ajanlık yapmak gerekiyor. Ben her üçünde de değilim.
Dün akşam üzeri gelen bir telefon +1 ile başlıyor ve hemen altında da Fledelfiya Pensilvanya yazınca hayırdır inşallah dedim. Malum mesele bugün Pensilvanya ile bağlantılı bir sürü sorunlarla iç içe koyun koyunayız. At izi, it izine karışmış. Oluklardan akan nur ve kir de karışmış. Allah yardımcımız olsun.
Telefona cevap verdim. Bir yakınım “doktorum yetiş zor durumdayım” diye şikayetlerini uzun uzun anlatarak ve bugünün Amerika’sındaki sağlık sorunlarını da arasına serpiştirerek benden yardım istiyordu. Yarım saat kadar konuştuk. Aktardıkları uzun mesele.
Sizinle paylaşacaklarım ise bir çok insanın hayalini süsleyen özgürlükler ülkesi(!) Amerika’da sağlık sistemindeki bugünkü durum.
Sistem tam bir kapitalizm. İnsanlık öleli oralarda çok olmuş. İçinde zerre kadar bir abartı yok. Paran varsa yaşa. Yoksa güle ağlaya öl. Körfez savaşında karabatakların kirli denizde yaşam mücadelesini en ince teferruatı ile dünyaya duyurarak oluşturulan algının zıddı bir gerçeklik bana anlatıldı. Hayvana gösterilen(!) şefkatin zerresi insana gösterilmiyor.
Kanım dondu. Makalelerimde ağır, topal, hantal, verimsiz diye tenkit ettiğim sağlık sistemimize mum olasım geldi. Bugün ağır aksak dediğimiz sistem oralara göre bizde halen saat gibi işliyor.
Obama’nın sağlık sistemlerini rehabilite etmek isterken bizden yardım istemesinin altında yatan gerçeği bu rezil durumlarından olsa gerek.
Telefondaki yakınım, bir aydır sağ kalça ağrısı nedeni ile yaşadıklarını anlatıyordu. Her şey para diyordu. “Paran kadar konuşabiliyorsun hocam” derken, sesi ağlamaklı ve çaresizliğini faş ediyordu.
Tomografi, MR gibi tetkiklerin fiyatını söyleyince inanamayıp tekrar teyit için bir daha sorma ihtiyacı hissettim. “İlaca ulaşmak da zor, ilacı almak da zor” diyordu. Bence ilacı içmek de zor. Çünkü ilaç endüstrisi ile ilgili duyumlarımızın yarısı doğru ise vay halimize. Gerçekten kan donduracak gerçekleri bile bile ilaç içmek de zor.
Geçen yıl sonunda eşinin elinde kaza ile olan kesi için mecburen gidilen sağlık kuruluşunda atılan 5 dikiş karşılığı eve gönderilen faturanın 3640 dolar olduğunu söylemesi bugün niçin muayene ve tedaviden kaçarak benden yardım istemesinin de sebebi idi.
Doksanlı yıllarda bir meslektaşımız hastalığının tedavisi için Amerika’dan cenazesi geldiğinde servetini de bitirmişti.
Hayallerin ülkesi, rezil memleketten daha çok şey anlattı. Amacım hasıl oldu sanırım. Yatıp kalkıp halimize şükredelim. Sağlık sistemimizde aksaklıklar olsa da bizde durum oralardan fersah fersah ilerde. Onlar kadar dünyalık sahibi olmamamıza rağmen sisteme dar bütçemizden aktarılanlarla da olabiliyor.
Sağlık ordumuz yeteri kadar donanıma sahip olmamasına rağmen canla başla çalışırken moral ve motivasyona muhtaç.
Bakanlığımızın konu ile ilgili gayretleri takdire şayan. Hasta ve hasta yakınlarımız da mükemmeli olana kadar mevcut sistemi tenkit ederken daha temkinli davransa daha iyi olur kanaatindeyim.
Dün akşam hastalarımızın ilaca ulaşma ile ilgili yaşayabilecekleri önemli bir sorun bizzat başbakanımızın devreye girmesi ile halledildi. Sorunlar elbette her alanda her zaman olacak. Önemli olan iyi niyet ve samimi gayret.
YİNE AVUÇLARINI YALADILAR
Cumhurbaşkanımız ne zaman Amerika’ya gidecek olsa içerde birileri durumdan vazife çıkarıyor. Yok şöyle, yok böyle. Senaryolar ve algılar sarmalı ile insanlarımızın kafası ütüleniyor. Yolculuk başlamadan zirve yapan bu zırvalıklar yolda da devam ediyor. Kıtaya indikten sonra da senaryo, karşılanma ve orada yaşanabileceklere yönelerek seviyesiz ve iz’ansız devam ediyor.
Karşılama şöyle oldu, bu şu anlama geliyor vs. algı algı…
Sonra başkana sıra geliyor. Kabul edecek, etmeyecek.
Bu arada, cılız üç-beş serserinin çatlak sesi ile yuhalar yuhlar.
Yazık ama çok yazık. Onlar kim? Onların hiç unutamadıkları dünü, biz ne çabuk unutuyoruz. Bu kadar aşağılık olmak hakkımız olamaz. Olmamalı.
Son seferde bir de hastalık algısı pompalanarak kafalar karıştırılmak istendi. Sanki ömür defterini ve kader kitabını onlar yazıyor. Hemşerisi olmaktan gurur duyduğum Sezai Karakoç o meşhur şiirinde ne diyordu;
“Kaderin üstünde bir kader vardır.
Çatlasanız da, patlasanız da kaderi değiştirecek bir güce hiçbir zaman ulaşamayacaksınız.”
Bugünlük de bu kadar. Kalın sağlıcakla.