--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Ahlak ve siyaset

Abdurrahman Dilipak
Abdurrahman Dilipak
44

Siz, “Milli menfaat” uğruna yalan söyleyip, ahlak dışı davranabiliyorsanız, bir başkası şahsi çıkarları uğruna bunu niçin yapmasın!. Ülkeniz için yaptığınızı, inancınız, ideolojiniz, partiniz, takımınız uğruna da yapabilirsiniz demek ki! Biri bunu yapar ve itiraf ederse,  “Dürüstmüş, dürüst davranmadığını itiraf etti.” Kanada Başbakanı Trudeau etik kuralları çiğnediğini itiraf etti.

İşte laiklik, siyaset ve ahlak ilişkisi asıl bu noktada düğümleniyor.

Ben diyorum ki, bir Müslüman bunu ya-pa-maz! Bir başkası da diyor ki, “o zaman bir Müslüman siyaset yapamaz”. Siyaseti yalan söyleme sanatı olarak görenler, yapanlar var. “Harp hiledir” diye başlıyor ve siyaseti örtülü bir savaş olarak görüyor ve o zaman da haramlar onun için mübaha dönüşüyor!

Bakın “adil şahidler olacağız. Haksızlık kimden gelirse gelsin kime yönelik olursa olsun mazlumdan yana zalime karşı olacağız. Zalim babamız da olsa, zalim düşmanımız da olsa. İşi ehline vereceğiz. Ehliyet ve liyakat imandan önce gelecek!” Bunlar da “farz” hükümler. Çalmayacağız, yalan söylemeyeceğiz, kan dökmeyeceğiz. Allah’ın adını yalan yere ağzımıza almayacağız. Zina etmeyeceğiz! Daha sayayım mı!

Müslümanlarla müttehid, erdemli insanlarla erdem üzere müttefik, değer üreten herkesle, eğer bize düşmanlık etmiyorlarsa nimet-külfet dengesine dayalı itilaflar gerçekleştireceğiz. Bu konuda “Hılful fudul”, “müellefetül gulub” anlayışı ile hareket edeceğiz.

Türk’ün Türk’ten, Arab’ın Arap’tan, Kürd’ün Kürt’ten başka, Müslümanın Müslümandan başka dostu yoktur yalanına inanmayın.. Bizim bir tek düşmanımız var aslında. O da kim derseniz Şeytan ve onun işbirlikçileri. Şeytan’a gelince o ferden ferde hepimizin nefsine taht kurmuş oturuyor. Bizim Firavun sarayında dostlarımız olabildiği gibi, zaman zaman Peygamber evinde düşmanlarımız da oldu! Ve bu hep böyle olacak kıyamete kadar.. Bugün Mekke’de bizim düşmanlarımız, İsrail’de dostlarımız var ve olabilir. Hakları zimmet altına alınanlar, eman altında olanlar bir yana, bir “Mal, can, namus, akıl-inanç ve nesil emniyetimiz”e yönelik, açık ve yakın bir tehlike karşısında, ya da meşru bir yolda olmamız ve gaye gütmemize rağmen hakikati ifade ettiğimizde bu tehditlerle karşı karşıya gelme ihtimali olan durumlarda ve mesleki açıdan bu riskin taşınması durumunda “Takıyye” yoluna başvurabiliriz. O zaman “Havf fıkhı” devreye girer. Yukarıda saydığım 5 temel emniyete yönelik tehdidin doğrudan bize değil, herhangi birine yönelik olarak ortaya çıkması durumunda onların meşru haklarını korumak adına da bu kapı açılır. Ancak bu kapı, daha fazla menfaat için değil, “def-i mazarrat” için kullanılır. “Def-i mazarrat, celbi menafiden evladır.” Bize aid bir hakkın kullanılması, başkalarına yönelik haksızlıklara sebeb, vesile olamaz. Ve bu anlamda bir haksızlığa meşruiyet kazandırmaz. Eğer zorunlu bir zarar-ziyan sözkonusu olmuşsa, tazmini gerekir.

Biz siyaset yaparız, ama siyasetimizin temelinde adalet ve meşruiyet vardır. Hukukilik esasdır. Bu anlamda tek hukuklu toplum anlayışını bile zulüm kabul eden bir anlayıştır bu. İslam medeniyeti çok hukuklu bir toplumdur. Başkalarını ilgilendirmeyen konularda kişi kendi inanç ve geleneğine dayalı olarak başkalarının 5 temel emniyetine yönelik tehdit oluşturmadan tasarrufta bulunabilir.

Şimdi bir de batıya, Kanada Başbakanı Justin Trudeau’nun son açıklamasına bakalım. Batı’nın ilkesi yok, çıkarları var. “Norm”ları çıkarlarını korumaya yöneliktir. Etik ve moral değerleri de, “Hak” merkezli değil “faydacı” anlayışla “ben merkezci”dir.

Trudeau, ülke siyasetinde geçen aylarda iki federal bakan’ın istifasına sebeb olan uluslararası inşaat şirketi SNC-Lavalin ile ilgili yolsuzluk iddialarına ilişkin, “Etik kurallarını çiğnediğimi kabul ediyorum ancak, büyük bir işverenin cezai kovuşturulmasının olumsuz sonuçlarını önlemeye çalışmak için bu yolu seçtim” dedi. 

Hristiyan dünyasında “Kutsal fahişeler” vardı. Siyasetin bu anlamda kutsal fahişeleri hep oldu. Trudeau “Liberal bir anti etik” uygulamayacı rolü ile bağımsız Etik Komisyonu Başkanı Mario Dion’un, yolsuzluk davasıyla ilgili 58 sayfalık raporunu değerlendirirken, “Bu raporu tamamen kabul ediyorum ve tüm sorumluluğu alıyorum. Başbakan olarak görevim, Kanadalıların çıkarlarını savunmaktır. Kanada halkının işlerini kaybetmemeleri için ayağa kalktığımdan dolayı özür dileyemem” diye konuştu. Bu sözleri ile kendi etik değerlerini “helvadan bir put” gibi yemiş olmadı mı!

Tabii muhalefet de boş durmadı. Muhafazakar Parti Lideri Andrew Scheer, Trudeau’nun ülkeyi yönetmeye uygun olmadığının komisyon raporu ile saptandığını söyledi. Andrew Scheer, Başbakan için iddiaların soruşturulması çağrısında bulundu. Bir diğer muhalefet partisi Yeni Demokrat Parti (NDP) Lideri Jagmeet Singh, “Bay Trudeau’nun bir şirketin çıkarına fayda sağlamak için çalışıyor olması kabul edilemez. Bay Trudeau bu haliyle, Kanada başbakanı olamaz” dedi.

Montreal merkezli SNC-Lavalin şirketi sabıkalı bir şirket. Eski Libya Lideri Muammer Kaddafi ve sonrasında da oğlu Saad Kaddafi ile olan ilişkileri nedeniyle 2010 yılından bu yana mercek altındaydı. Eğer bu iş Kanadalıların menfaatlerine zarar vermeden Libyalılardan rüşvet almış ya da vermiş olması sebebi ile muhtemelen bir sorun yaşanmayacaktı. Son olarak Montreal’de aldığı süper-hastane ve köprü ihalelerinde rüşvet verdiği iddiaları bu konunun yeniden gündeme gelmesine sebeb oldu.. 10 milyar dolar yıllık cirosu olan şirkette, son davalar hariç 9 üst düzey yönetici bugüne kadar rüşvet ve usulsüzlük nedeniyle hüküm giydi. Kamuoyu ve basının baskılarına muhalefet de destek verince olay Kanada’da siyasi bir krize dönüştü..

Batılılar işini biliyor. Başka şirketlerde de benzer olaylar vardır, ama üstü örtülür. Bir konu kamuya malolmuşsa, o kişi ya da kuruluşu “günah keçisi”ne dönüştürürler. Bütün öfkeleri oraya yönlendirip toplumsal talebe karşılık verirler. Bu süreç başkaları için de uyarı anlamı taşır. Dünyaya da ülkelerindeki dürüst yönetim ve adalet konusunda hassasiyeti güzel bir örnek olarak anlatmış olurlar. Trudeau, mızrak çuvala sığmayınca, 14 Ocak 2019’da tartışmaların odağındaki isim olan ve Trudeau’nun baskılarına boyun eğdiği iddia edilen Jody Wilson-Raybould’u Adalet Bakanlığından alarak, Gazilerle İlişkiler Bakanlığına atadı. Kanada Etik Komisyonu da, 11 Şubat’ta bu iddiaları araştırmak üzere soruşturma başlattı. Bunun üzerine Wilson-Raybould istifa ettiğini açıkladı. Jody Wilson-Raybould’a destek veren Hazine Bakanı Jane Philpott da aynı hafta istifa ederken, gelişmelerin odağındaki bürokrat olan Kanada Başbakanı Justin Trudeau’nun Özel Kalem Müdürü Gerard Butt da, yoğun eleştiriler nedeniyle görevini bırakmak zorunda kaldı. 

Batılılarda durum bu da, İslam dünyasında durum ne! İslam toplumunda olması gerekeni yazdım. İslam ülkesi olduğu söylenen ülkelerde durum çok daha vahim. Bunu da bir kenara not edelim. Selâm ve dua ile.

 

Yorumlar

(44)

Yorum yazın

0/1000

Yorumlar editör onayından sonra yayınlanır.

yörük

26 Ağustos 2019 17:40

Yine bazı kimseler, “Dinimiz tek olduğu halde mezheplerimiz neden birden fazla? Allah Teâlâ birlik içinde olmamızı emrettiği halde niçin hepimiz bir çizgide gidemiyoruz? Bu farklılık ve ayrılık neyin sonucu? Biz, Allah’ın birlik olun, emrinin aksine bölünüp parçalanmış olmuyor muyuz?” diyerek ve mezhepler arasındaki farklılıkları göstererek mezheplerin ayrılık meydana getirdiğini söylemekteler. Bir kere, dinî anlayış ve yaşayışıyla ilgili ihtilaf ve ayrılığın iki şekli bulunuyor: Birincisi, ihtilafın “bir şeyin zıddını savunmak ve karşı tavır koymak” anlamının, dine karşı tezahür etmesi. Hak dine muhalif olmak, dinin bildirdiği kesin hakikatlerle ihtilaf halinde bulunmak küfür ve bozgunculuktur. Ayrıca, Allah Teâlâ’nın hükümlerine ters düşen, dinin hiçbir deliliyle uyuşmayan, haramı helâl, helâli haram yapan, kısaca insanı hak yoldan uzaklaştıran bütün görüşler, söz ve davranışlar da sonu azap olan muhalefettir. Diğer taraftan kendisini Müslüman addedip, Kur’an’ı kendi keyfine göre yorumlayan, temel ölçüleri hiçe sayan ve baştan sona bozuk bir anlayışla ortaya çıkan kimseler de bu inat ve düşmanlığa dayalı muhalefeti desteklerler. Bu tür ihtilaf, dünyada fitneyi alevlendirmekten başka bir işe yaramaz ve ilâhî azaba sebeptir. İhtilafın yazımıza konusu olan ikinci manası ise bir meselenin farklı bir yönünü bulmak, başka bir yoldan sonuca varmak, var olanın yanı sıra bir başkasını ortaya koymak ve bunu savunmaktır. İşte dinî anlayış ve yaşantıda bu tür ihtilaf genişlik, zenginlik ve rahmettir. Ashâb-ı kirâmın, müctehid imamların, müfessirlerin, hadis âlimlerinin, Kur’an ve Sünnet ışığında vardıkları değişik sonuçlar ve yeni usuller, işte bu türden ihtilaflar kapsamındadır ve haktır. Bunlar, mubah olan ve hatta faydası bulunan ihtilafa girer. Aslında buna ihtilaf yerine, farklı ictihad demek daha uygundur. İlk devir müctehidlerinden Süfyân-ı Sevrî (r.ah), “Şu konuda âlimler ihtilaf etti demeyiniz. Bunun yerine, ‘Âlimler bu şekilde ümmete genişlik sağladılar.’ deyiniz.” sözüyle bunu anlatır. Hak dinin birtakım hükümlerinde farklı görüşlerin bulunması, o dinin esasında ihtilaf olduğunu göstermez. Bu, aynı hedefe giden farklı yolların kullanılmasından başka bir şey değildir. Her bir ictihad aynı elin parmakları şeklinde de düşünülebilir. İşte bütün hak mezheplerin yaptığı iş budur. Bu iş ana yoldan ayrılmak değil, onu aydınlatmaktır. Fitne değil, faydadır. Azap değil, rahmettir. Hak yolu daraltmak değil, açmaktır. Ve zorlaştırmak hiç değil, aksine kolaylaştırmaktır. Ashâb-ı kirâmdan sonraki neslin büyüklerinden Halife Ömer b. Abdulaziz (r.ah) fıkhî konulardaki ihtilafın ümmete nasıl rahmet olduğunu şöyle ifade eder: “Ashâb-ı kirâm, fıkhî konularda iyi ki ihtilaf etmişler. Bu beni çok sevindiriyor. Eğer onlar her konuda tek bir hüküm söylemiş olsalardı, sonra gelen insanlar dinde büyük bir sıkıntıya düşerlerdi. Hiç şüphesiz ashap, din konusunda kendilerine uyulacak imamlardır. Bir kimse onlardan hangisinin sözünü alıp uygulasa, bir sünnete uymuş olur. Çünkü onların din hakkında söyledikleri Kur’an ve Sünnet’ten başka bir şeye dayanmaz. Böylece onların hangisinin görüşüne uyulsa, bir sünnet ile amel edilmiş olur. Bu da insanlara din işinde genişlik sağlar.” [13] Sonuç olarak, sonuçta din İslâm’dır. Ve İslâm, Âlemlerin Rabbi’nin himayesindedir. Yani dinin koruyucusu, bizatihi onu gönderendir. O, dinini korumada hakiki âlimleri vesile kıldı. Dinin sahibi, bin dört yüz sene onu nasıl koruduysa, kıyamete kadar öyle koruyacak. Ne ‘mezhepler dinin yerini aldı’ diyen mezhep karşıtları endişelenmeli, ne de mezheplerine saldırılan saf gönüllü müminler... Din kıyamete kadar baki. Ve biz, onu yaşadığımız kadar bahtiyar olacağız... Bizim vazifemiz, bin dörtyüz yıllık yolumuzu, usulümüzü değiştirmeye, bizi başka mecralara itmeye çalışanların sözlerine kulaklarımızı kapamak. Kendimiz için olduğu gibi, onların ıslahı için de dua etmek. Çünkü biliyoruz ki, kendini Âlemlerin Rabbi’nin yoluna adamış âlimlerimiz ve mürşidlerimizi reddederek kazançlı çıkan olmadı. Eskiden evlere asılan bir levhada şu söz yazardı: “Edeb ya hû...” Edeb; herkes için, hepimiz için edeb... Mümine daha çok yakışan başka bir hal var mı? [14] Allah Teâlâ, sadatların himmet ve bereketiyle, bizleri Ehlisünnet yolunun itikadi ve ameli mezheb ve güzel meşreblerinden ayırmasın inşallah. Âmin.

yörük

26 Ağustos 2019 17:34

Seyyid Muhammed Raşid (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: ‘’Müctehid hata da yapar isabet de edebilir. Hatasında bir sevap, isabetinde iki sevap alır. Bir müctehidin başka bir müctehidi taklidi caiz degildir. Bir meselede Sahabenin ittifak veya ihtilaf ettiği biliniyorsa bu durumda sahabeyi taklid etmek caizdir. Müctehidin en efdali İmam-ı Azam Ebu Hanifedir. Sonra İmam-ı Malik sonra İMam-ı Safi ve sonra da İmam-ı Ahmed bin Hanbel'dir. Nasslar kesinlikle zahiri manalarına alınırlar. Nassları reddetmek caiz değildir. Kişinin kendi mezhebine uyması vaciptir. Zaruret ve ihtiyaçtan dolayı ruhsatı kastederek bir kişinin mezhep değiştirmesi mümkündür, caizdir. Kıble ehlinin bozuk inançlarından ve bunlardan dolayı meydana gelen bozuk mezheperden uzak durmak gerekir. Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbelî olmak üzere bu dört mezhep hak üzeredirler. Bunun dışında kalan diğer mezhepler bozuk bir haldedir. Sofi Hz. Peygamberin emirlerine ve sünneti seniyyesine uyandır. Sofilerin çoğunluğu Ehlisünnet Ve'l cemaat itikadındadır. Ehl-i sünnet vel cemaatın dışında diğer bozuk fırkalar olduğu gibi sapık sofi mezhepleri de vardır. Ehl-i sünnet Vel cemaat, fırkayı Naciyedir. En efdal ve hak olan görüş ehlisünnet ve'l cemaattır. İmam-ı Azam, İmam-ı Maturidi, İmam Malik, İmam-ı Eşari İmam-ı Safi, İmam-ı Ahmet bin Hanbel Ehli Sünnet Vel Cemaatın imamlarıdır. Ehli Sünnet Ve'l Cemaat Ku-ran'ın yolu peygamberimizin sünneti, Sahabenin, Tabiinin, Evliyaların ve fakihlerin mezhebidir. ‘’ [8] Dört büyük imamdan ve muhterem müctehidden her birine uyan zatlar arasında öyle derin ve geniş, muhtelif ilimlere sahip kudretli âlimler vardır ki her biri üstün ilim ve irfana sahip iken, ictihad yapaya cesaret göstermemiş, bu imamdan birine uymayı şeref kabul etmiştir. Artık dar bilgili kimselerin, kendilerinde böyle bir yetki görmeye nasıl hakları olabilir. Kabul etmeliyiz ki dinî meselelerle ilgili olayların hükümleri öteden beri herkes tarafından kabul edilen bu büyük müctehidlerden öğrenmek zorundayız. İctihad gücünde olmayan kimselerin dinî konular üzerinde, müctehidlerin mezhebine aykırı olarak, kendi anlayışlarına göre hüküm vermeleri, kendi düşüncelerine göre cevap vermeleri, Allah katında çok büyük bir sorumluluğa sebep olur. Bu şekilde bir kimse vereceği cevap doğru olsa bile, bilmeksizin cevap vermiş olacağından yine sorumluluktan kurtulamaz. Bu konuda bir hadis-i şerifin meali şöyledir: “Sizin ateşe atılmaya en cesaretliniz, fetvaya (dini meselelere) cevap vermeye en çok cesaret göstereninizdir.” [9] Bir düşünelim: Bir kimse tababet, matematik veya astronomi ilmine dair bilgisi olmadığı halde, bunlar üzerinde söz söylemeye ve yazı yazmaya cesaret edemez. Cesaret edecek olursa, büyük hatalara düşmüş ve kendini çok küçük düşürmüş olur. Artık bu ilimlerden çok daha önemli ve geniş olan, üstelik sorumluluğu daha büyük olan dinî ilimler üzerinde yeterince bilgisi olmayanların, söz söylemeye ve cevap vermeye cesaret göstermeleri nasıl doğru olabilir? Böyle bir cesaret, büyük sorumlulukları gerektirmez mi?

Saim

25 Ağustos 2019 23:57

"... DAEŞ nasıl ortaya çıktı?! Yaşar Nuriler, Zekeriya Beyazlar, Kalkancılar, tarihselciler, yeşil feministler, Adnancılar daha düzinelerce “cemaat”(!) nasıl ortaya çıktı sanıyorsunuz!" Kendinizi eklemeyi unutmuşsunuz.

Fethi Bıyıklı

25 Ağustos 2019 13:32

Fetva kelimesini islâmi litaratürden kaldırmamız mı gerekiyor?Hdisleri de islâmi hayatımızdan çıkarıp, okumadan alim yazmadan kâtip olup, kur'andan hüküm çıkarıp kendi fetvamızı kendimiz mi vereceğiz? O zaman ilmiyle amil alimlere ne gerek var.Lütfen insanların aklını bulandırmayın, durup durup icat çıkarmayın.

Özcan güngör

25 Ağustos 2019 05:54

Bizde maalesef durum böyle değil, adam haram malı hamudu ile götürüyor ancak ses çıkaran yok, bizdeki yanlış nedir biliyor musunuz; bizler bir makama gelene kadar çok düdüst insanlarız veya öyle görünüyoruz ancak o koltuğa oturunca her nedense yemeden edemiyoruz sanırım içimizdeki aç gözlü ben doymak bilmiyor bir de elimize fırsat geçmişken malı götüreyim diyoruz bu bağlamda ihalelere fesat karıştırmaktan tutun da şirin görünsün diye adı hediye şekline bürünmüş rüşvete vatana dek herşey mübah, sistem böyle işliyor, ALLAH dürüst insanların yar ve yardımcısı olsun

nostalji

25 Ağustos 2019 01:15

bır ulkede hak hukuk ve adalet yoksa onurlu ve ahlaklı sıyasetçiler onu tesıs etmeye calısır dıgerlerı ıse yok etmeye calısıır Turkıye d e de olan budur. Anlayan anladı.

nostalji

25 Ağustos 2019 01:07

burada mustafa veya ferhat nıklı okuyucuların yaptığı gibi asla okunmayacak; 40 satır 400 cumle ve 4000 kelımeden oluşan ve uzunluğundan dolayı ASLA OKUNMAYAN yazılar yazmaktansa meselenin özünü 3 kelimeyle belirtelim. Napolyon ne demiş PARA,PARA,PARA.... gerisi teferruattır!.

Vahap kalyoncu

24 Ağustos 2019 20:12

Sayın dilipak sizin söylediğinize göre gizli bir görev için yurt dışına veya herhangi bir yere gitmiş adama o devletten bir görevlisi dese ki "siz kimsiniz" oda ben Türkiye için çalışan gizli bir görevliyim mi demeli? cevabınızı çok merak ediyorum.

İhsan

24 Ağustos 2019 20:02

Kadının İbadeti evinin en üçra köşesi iken kadın sokağa salındı eve girmesi için yalvarmak gerekiyor. Kadın evine dönene kadar bu çinnet devam eder gibi görünüyor. Kadını ve coçuğu sokağa saldın mı eve girmesi çok zor. Allah ve Resûlü kadının mabedi evi dir. Şeytan ruhlu insanlar kadını sokağa cağırıyor. Sokaktaki kadın özgür değildir hep kem gözler üzerinde dir. Bu kadar kem gözlerin altında olan evde huzurlu olamaz.

İhsan

24 Ağustos 2019 19:52

Kadın evine dönene kadar bu çinnet devam eder gibi görünüyor. Kadını ve coçuğu sokağa saldın mı eve girmesi çok zor. Allah ve Resûlü kadının mabedi evi dir. Şeytan ruhlu insanlar kadını sokağa cağırıyor.

Abdurrahman Dilipak Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle