Çevrimiçi toplum ve insanın dönüşümü
Çevrimiçi toplum ve insanın dönüşümü
ABDULLAH ŞANLIDAĞ
İletişimin tarihsel seyri, bir hayli eskidir. Yazının icadından önce resimle iletişim kurulurdu. Taş devrinde ise duman ve ateşle iletişim sağlandı. Sonra posta güvercinleri devreye sokulur. Ulak ve elçiler de iletişimin en önemli unsurlarıdır. Yazı geliştikçe mektup devreye girer. Gazetenin de iletişim ve habercilikteki payı unutulmamalıdır.
Telgraf, daktilo, faks makinesi, ahizeli-çevirmeli telefon, radyo, televizyon derken ilk bilgisayar 1947 yılında ABD’li bilim insanları tarafından bulunmuştur. Bize 90’larda girmeye başlayan cep telefonu 1973 yılında Martin Cooper tarafından geliştirilmiştir.
Mektupların haftalar süren yolculuğu, telgrafın kısa ve kesik cümleleri, telefonun sesi anlık taşıma iddiası ve nihayet dijital çağın kesintisiz çevrimiçi akımı ile karşı karşıyayız.
Tüm bunlar, değişen ve dönüşen dünyada insanın dünyayı algılama biçiminin yeniden inşasıdır. Bugün saniyeler içinde gerçekleşen iletişim, geçmişin sabırla örülmüş ilişkilerinin yerini hızın ve anlık tepkinin belirlediği bir toplumsal forma bırakmıştır.
Geleneksel toplumda iletişim, bir anlam üretme süreciydi. Mektup yazmak, düşünmeyi, seçmeyi ve beklemeyi gerektirirdi. Beklemek ise ilişkinin bir parçasıydı. Bu gecikme, iletişimi yüzeysellikten kurtaran bir derinlik sağlıyordu. Oysa günümüz çevrimiçi toplumunda iletişim, hızın tahakkümü altına girmiştir. Mesajın içeriğinden çok, iletilme süresi önem kazanmıştır. Bu durum, anlamın yerini enformasyona, düşüncenin yerini tepkiye bıraktığı bir dönüşüme işaret eder.
Teknolojik ilerleme yalnızca iletişimi değil, ulaşımı ve üretimi de radikal biçimde dönüştürmüştür. Günler süren yolculukların yerini saatler, hatta dakikalar almış; üretim süreçleri hızlanmış, tüketim alışkanlıkları anlık ihtiyaçlara göre şekillenmiştir. Bir mobil uygulama aracılığıyla kapımıza gelen ürünler, modern insanın hızla kurduğu yeni yaşam biçiminin sembolleridir. Ancak bu hızlanma, beraberinde önemli bir soruyu da getirir: Hız, gerçekten ilerleme midir?
Modern öncesi düşüncede akıl, “iyi”, “doğru” ve “adil” olanın ne olduğunu araştıran bir rehberdi. Varoluşun anlamını sorgulayan, insanı etik bir çerçeveye yerleştiren bir güçtü. Modernite ile birlikte aklın bu yönü geri plana itilmiş; akıl giderek araçsallaşmıştır. Artık akıl, neyin doğru olduğuna değil, nasıl daha hızlı ve verimli yapılacağına odaklanmaktadır. Bu dönüşüm, insanın kendi ürettiği sistemler karşısında edilgenleşmesine yol açmıştır.
Makineleşme süreci, teknik bir gelişme ile birlikte ontolojik bir kırılmadır. Alet, insanın uzantısıdır; insan ona hükmeder.
Makine ise kendi mantığını dayatarak insanı ona uyum sağlamaya zorlar. Bu durum, insanın üretim sürecindeki rolünü de dönüştürmüştür. Zanaatkârın yerini operatör, sanatkârın yerini veri işçisi almıştır.
Bu dönüşüm en çarpıcı biçimde akademide gözlemlenmektedir. Geleneksel akademik yapı, usta-çırak ilişkisine dayanan, merakın ve özgün düşüncenin teşvik edildiği bir ortam sunuyordu. Günümüzde ise akademisyen, giderek sistemin belirlediği performans kriterlerine bağlı bir “bilgi işçisi”ne dönüşmektedir. Yayın sayısı, atıf oranı ve veri üretimi, düşünsel derinliğin önüne geçmiştir. Araştırmacının bireysel merakı ve entelektüel özgürlüğü, sistemin beklentileri tarafından sınırlandırılmaktadır.
Çevrimiçi toplum, bireye sınırsız erişim ve hız sunarken; aynı zamanda onu sürekli üretmeye, paylaşmaya ve görünür olmaya zorlayan bir baskı mekanizması da kurmaktadır. Bu durum, bireyin kendisiyle kurduğu ilişkiyi de zayıflatmaktadır.
Sürekli bağlantıda olma hâli, derin düşünmeyi ve içsel sorgulamayı zorlaştırır. İnsan, başkalarıyla her an iletişim hâlindeyken, kendisiyle olan iletişimini kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.
Sonuç olarak, hız ve teknoloji çağında yaşadığımız dönüşüm, dış dünyayımızı ve insanın iç dünyasını da yeniden şekillendirmektedir. Bu süreç, bir yandan büyük kolaylıklar ve imkânlar sunarken; diğer yandan anlam, derinlik ve insanilik açısından ciddi kayıplar doğurmaktadır. Asıl mesele, teknolojiyi reddetmek değil; onunla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmektir.
İnsan, hızın ve makinenin değil; anlamın ve değerin merkezinde kaldığı sürece, bu dönüşüm bir ilerleme olarak değerlendirilebilir. Aksi hâlde, hızla ilerlediğimizi sanırken, aslında insanlığın özünden uzaklaştığımız bir gerileme süreciyle karşı karşıya kalabiliriz.