Hukukçu yazar AV. Ömer Faruk Uysal 'Hukuk ve yanılgı (3)' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
İşte Hukukçu yazar AV. Ömer Faruk Uysal'ın kaleme aldığı o yazı;
Başlığımız Hukuk ve Yanılgı ama, istemeden yanılan hukuk kadar; bile isteye, kasten, amden talimatlandırılan hukuk sistemi ne olacak? Vaktinde CHP'li Adalet Bakanı Mehmet Moğultay; "Hükümetten beş bin kişilik kadro çıkardım. Bu kadroları örgütüme vermeyip de MHP'ye ve RP'ye mi verseydim?" dedi. Alevi bakan bu sözü kongrede, hizmetleriyle övünmek için, kameralar önünde sarfetmişti, büyük bir gururla! Adalet Bakanı Seyfi Oktay'da ""Dede" ünvanı taşıyan ilk bakan olsa gerek. Hiç şüphesiz Aleviler de Sünnilerin sahip olduğu her hakka sahip olmalılar. Esasen hukuk ve devlet nezdinde böyle bir ayırım yok ve olmamalı. Ancak özellikle bu bakanlar döneminde yargı camiası ve kamuoyu, yargıda TSE standartları uygulandığını açıkça müşahade ettiler. TSE ise Tunceli, Sivas ve Erzincan demekti!
Cumhuriyetimizin ilk Adalet Bakanı Mahmud Esad Bozkurt ise Adli yıl açış konuşmasında, Hakim ve Savcılara hitaben; "6 oku alın ve yurdun her tarafında irticanın kalbine saplayın" talimatı vermişti. MHP ve RP'lileri bakanlığa doldurmak söz konusu değildi, çünkü CHP'den başka parti hepten yasaktı.
Bediüzzaman Said Nursi ve Nur talebeleri, binlerce haksız dava, tutuklama, hapis, sürgün, ve işkenceye maruz kaldılar. Bazıları karakolda, bazıları da hapishanede dayaktan öldürüldüler. Aşağılanıp, tahkir edildiler. Halbuki son derece barışcı, iktidar projesi dahi olmayan bir İslami hizmet idi. Nursi ve talebeleri; "Müspet hareket ve asayişi muhafazayı" İmani ve Kur'ani tebliğden sonraki ikinci bir temel esas yapmış, politize olmayan bir hizmetti. Hiçbir suçları yoktu, üstelik de her türlü suçun önlenmesi zımnında kalplere manevi yasakçılar koymaktaydılar. "Biz emniyet güçlerinin yardımcılarıyız" derlerdi. Şeyh Said isyanını önlemek istediler. "Asırlardır İslamın bayraktarlığını yapan bu kahraman milletin evlatlarına kılıç çekilmez" dediler. Fakat hukuk sistemi yaklaşık 65 yıl boyunca bu masum insanlara etmediğini bırakmamıştır. Aynı konuda, tekrarla ve defalarca davalar açılarak kesin hüküm ilkesi mahmemelerce ihlal edilmiştir.
28 Şubat sürecinde Yargıtay, Danıştay ve diğer hakim ve savcılar da, generaller eliyle irtica hususunda iyice bilgilendirilirler, onlar da bu büyük ve fedakâr brifing hizmeti karşılığı olarak, generalleri ayakta ve elleri patlayacak kadar alkışlarlardı. İrtica ise ilk defa 31 Mart 1909' kanlı darbesi sırasında icad edilen ve hiçbir zaman kanunlarda yer verilmemiş, uyduruk ve kullanışlı genel bir suçtu! Birine irtica yakıştırılmışsa, ondan daha ağır ve cani bir suçlu yok demekti!
28 Şubat döneminde avukatlığını yaptığım gazetenin yazarlarının neredeyse tamamı, Devlet Güvenlik Mahkemelerinde çeteler, uyuşturucu kaçakçıları ve mafyatik örgütlerle birlikte yargılandılar. Suçları büyüktü! Ya "deprem İlahi bir ikazdır" ya da "başörtüsü yasağı bir zulümdür" dedikleri için yargılandılar ve bazıları mahkum oldular. DGM mahkumiyet kararında; "Allahın takdiri olmadan yaprak düşmez" savunmasına karşılık, müvekkil yazar ile itikadi polemiğe girerek "tamamen bir doğa olayı olan deprem"i gerekçe yapmıştı. Müvekkilin inancı yanlışmış ve de suç teşkil ediyormuş! Bu kararı veren DGM reisinin sonra tenzil-i rütbe ile Sulh Ceza Hakimi olarak gördüm. Sebebini araştırdım. Ünlü uyuşturucu kaçakçısının misafiri olarak Avrupa seyahatleri yaparmış. Uyuşturucu hassasiyeti yoksada irtica hassasiyeti iyi bir rejim yargıcı! Hiç unutmam, yazarların 28 Şubat kararlarını eleştirmesine de pek bozulduğundan olsa gerek. MGK kararlarının anayasa gereği olduğu ve eleştirilemeyeceği de yazıyordu mahkeme ilamında. Ancak aklı 12 Eylül'e gitmiş olmalı ki, MGK'yı "Milli Güvenlik Konseyi"diye ifade ediyordu koca DGM!
Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, 1999'da Fazilet Partisine karşı kapatma davası açtı. İddianamede partilileri "kan içici vampirler" ve "habis ur" diye vasıflandırdı. Bir hukuk adamının bunu en cani sanığa söyleme hakkı yoktur, skandaldır. Adalet değil zulüm peşindedir. Bir başka Başsavcı Sabih Kanadoğlu ise 367 saçmalığını hediye etti, hukuk dünyasına. Önce tüm hukuk ve akil camiası şaşırdı. Şakadır deyip güldüler. AYM ise bunu esas alarak bir hukuk katliamına imza attı. Diğer bir Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçın ise; Doğan ve Dinç Bilgin medyasından derlediği yalan haberleri esas alan bir kapatma davası açtı, seçim rekorları kıran iktidar partisi aleyhine. Elbette herbiri adalet nedir biliyordu. Ama irticaya karşı savaşta adaletin hiçte sırası değildi. Sonra
Vur-al Savaş (yoket!) militan demokrasi diye birşeyler ortaya attı. Kendi militanlıklarını itiraf edercesine. Militan demokrasi = Militer demokrasi. Sosyal demokrasi, Liberal demokrasi gibi askeri bir demokrasi işte. Yekten faşizmi savunacak değildi ya!
Söylenecek çok şey var fakat söylemekle bitmez. Kısa hukuk tarihimiz hiçte içaçıcı değil maalesef. Günümüze gelelim. Doğal olarak pek çok hukuki sıkıntı var. Mesela, gecikmiş adalet adalet değildir ama gecikmeler bir türlü bitmiyor. Pek çok adli hata, dikkatsizlik, hatta bilgisizlik, vatandaşın ve avukatının canını yakıyor, moralini bozuyor, emeğini heder ediyor. Alingirli işlere hiç girmiyorum. Çokluk yapısal, hatta sosyolojik sorunlar!
Fakat tüm kamuoyu sadece birkaç olayı konuşuyor ve onlar düzelse herşey çok güzel olacak beklentisinde. a - Ekrem İmamoğlu davaları. "O bizim cumhurbaşkanı adayımız, sütte leke var onda ve ekibinde yok!" İmamoğlu tez zamanda beraat ederse adalet, etmezse zulüm! Hiç yargılanmasa veya görevinin başında olsa daha iyi. Peki ama rüşvet, irtikap, ihaleye fesat, yolsuzluk nasıl anlaşılacak? Bunu mahkemeler değil de kim bilecek? Diyelim ki, başka bir hükümet ve başka bir belediye başkanı var. Yargılamadan bu işler nasıl olacak? Cumhurbaşkanı adayımız olduğu için yargılıyorsunuz. Hayır, yargılanmakta olana 4 yıl önceden Cumhurbaşkanı adayımız dediniz! Tek kişilik ucube ön seçim ve olaydan hiç anlamayanlardan topladığınız imzalarla bakın suçsuz diyorsunuz. İmamoğlu teknik sorulara teknik cevaplar vermiyor. "Bana bakan Atatürk'ü, cumhuriyeti ve bayrağı görür, siz cumhuriyeti mi yargılıyorsunuz?" diyor.
b - FETÖ yargılamaları. En çok konuşulan ve eleştirilen hukuki olaylardan biri de bu. Suçlu yanında suçsuz da, kurunun yanında yaş da yanıyor iddiası. Bu tür hatalar mümkündür, olabilir. Hatta suçlu olduğu halde beraat edenler de duyuyoruz. Ancak bundan hükümet sorumlu tutuluyorsa mantıklı değil. Hükümetin Fetö'cü olmadığı halde öyle mahkum edilenden ne menfaati olabilir? Hükümete zararı olur faydası olmaz. Mağdur aileler durduk yere hükümete düşman olurlar. Fakat burada esas sorun şu; Hükümete meyilli olduğu yıllar boyu Fetö düşmanı olanlar, 17/25 Aralık ve 15 Temmuz girişimlerinden sonra sahte bir adalet söylemi edindiler. Hükümete kafa atan herkes kategorik olarak iyidir. Hükümete yakın duran ise kötü. Kılıçdaroğlu, Hükümeti "F tipi" örgütlenmeye göz yummakla suçlarken, artık 15 Temmuz bir tiyatro demeye başladı. KCK'lıları görevlerine iade etme vaadinde bulundu ve bir Fetö CHP ortaklığı doğdu. Yani, dehşetli foyası afişe olmamışken Fetö karşıtı olanlar, afişe olduktan sonra birden Fetöcü hassasiyeti geliştirdiler. Bunu da adaletli olmakla açıklamaya kalkıyorlar!
Ve Osman Kavala ve benzerleri mahkumiyeti! Örnek kabilinden saydığım bu hukuki olayların içeriğine girip de suçlu - suçsuz tavsifi yapmıyorum. Şuna dikkat çekiyorum. Bazı olaylar kamuoyunun ilgisini daha çok çekiyor ve taraftarlar - karşıtlar üzerinden tartışmalar yapılıyor. Fakat bu tartışmalar sanki sırf adalet ve hukuk düzeyinde yapılıyormuş gibi de raconlar kesiliyor. Ahlaklı değil fakat ahlakçı, adil değil ama adaletçi, gerçekte duyarlı değil ama duyarkasan roller oynanıyor.
Yapısal belki de kaçınılmaz olarak yaşanan pek çok hukuki mesele, herşeyden önce "geciken adalet" mevzuları pek ilgi çekmiyor ve konuşulmuyor. Hukukun siyasallaşması 1930'larda, 28 Şubat süreç-i zalimanesinde hep, devletin ve hükümetin siyasal saiklerlerle haksız mağduriyetler üretmesi diye anlaşılırdı. Şimdi yeni bir siyasallaşma tutumu var. Cumhurbaşkanı adayımızı yargılayamazsınız, o sanıklardan bir sanık olamaz. Mesela bu imtiyaz beklentisi ilçe belediye başkanları için pek geçerli değil. Onların yargılanmaları, tutuklanmaları ve mahkumiyetleri o kadar dert edilmiyor. Dikkatler, parti ve basın için İmamoğlu'na yönelmiş durumda.
Şu kısa tabloda; resmi ideoloji ve rejim gardiyanı, talimatlı hakimler yapılanması, Moğultay TSE hakimleri yapılanması, elbette Fetö'cü hakim ve savcılar yapılanması, kamuoyunun gözü önünde iş gördüler. Bunlar ideolojik olarak mevcut hükümetle hasım yapılar. Fakat ülkemizde bir de "iktidarın yargıyı ele geçirme" sorunu var!
Bu soru hemen ve mantıken yargı kimin elindeydi ki, iktidar ele geçirmek istiyor? sualine yol açıyor. Yargının Kemalistlerin, Moğultayların ve Fetö'cülerin elinde olması normal ve meşru mu peki? Hiç şüphesiz ki hukuk devletinde yargı, iktidar dahil hiçbir kliğin elinde olmamalı! Ama maalesef cumhuriyetin kuruluşundan beri, yargı bir iktidar alanı! Şikayet şundan; bizimkiler mi, onlarınki mi?
Şu ülkede TBMM'nin koymadığı başörtüsü yasağını, "yetki gasbı" yaparak Anayasa Mahkemesi ve Danıştay koydu, anayasa ve yasaları açıkça ihlal ederek. TBMM'yi refüze etti. Yüce hukuk sistemimiz ve yüksek mahkemelerimiz, 17 bin fail-i meçhul konusunda kılını kıpırtadmadı. İçki içmeyen subaylar ordudan atıldı, "siz disiplinsizsiniz" diyerek. Anayasa mahkemesi, defalarca açık ara seçim kazanmış ve kazanacak AKPARTİ'yi neredeyse kapatacaktı. Yüksek yargı organları hükümetlerle iktidar mücadelesine girişti, derin devlet iktidarı adına! ANAP, DYP gibi iktidar partilerini millet kapattı, AYM AKPARTİ'yi ben kapatacağım dedi. İktidar mücadelesinde ya kaybeder veya kazanırsınız. Her organizmanın varlığını sürdürme refleksi vardır. Vesayet galip gelirse adalet ve hukuk kazandı, kaybederse hukuk kaybetti diye birşey yok.
Çok sevdiğimiz kavramlardan biri de "bağımsız yargıdır" ki üzerine laf söylenmez. Fakat bu yargı organlarının hukuktan, adaletten ve kanunlardan da bağımsız olması mı demektir? Evet maalesef böyle bir anlayış da var. Bu sebeple AYM ve Danıştay anayasayı defalarca bizzat kendileri ihlal ederek TBMM'ye racon kesti. 28 Şubat post-modern darbesi generallerinden Çevik Bir, "bu sefer işi silahsız kuvvetler halledecek" dedi. En önemli silahsız kuvvet de elbette yargı idi. Kimse kusura bakmasın anayasa ve yasalara öncelikle yargı mercilerinin uymasını beklemek hakkımız. Yargıçlar hakimiyeti demek olan Juristokrasiyi demokrasi diye yutturamazsınız. Yargı bağımsızlığı asla anayasa, yasa ve adaletten de bağımsız olmak anlamına gelmez. Yargı hukuktan bile bağımsız olacak ama mutlaka da bizden olacak! Yargı kimsenin elinde olmamalı ama illa ki, birinin elinde olacaksa da en yüksek halk desteğine sahip olanların elinde olmalı, marjinal ve halk düşmanı grupların değil!
Evvelen bizzat, yargı hukukla bağlıdır hukuku da münhasıran TBMM ihdas eder. TBMM ise partilerden müteşekkildir. Kimse oyun oynanırken oyunun kurallarını değiştirmeye kalkmasın.
Son olarak müesses nizamla ve resmi ideoloji ile pek barışık Demirel'den bir hatıra; Gazetecinin biri sorar: "sayın Demirel kırat nasıl gidiyor?" O da cevap verir "kırat iyi gidecek ama taylar bırakmıyor" Yani Danıştay, Sayıştay, Yargıtay, AYM! Devam edeceğiz.