Prof. Dr. Mete Gündoğan Mirat Haber'de ayzdı: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 2025 yılını yaklaşık 1,06 trilyon TL zarar ile kapatmış durumdadır. Benzer şekilde Federal Reserve (FED) ve European Central Bank (AMB) da son yıllarda zarar yazmıştır. İlk bakışta şu değerlendirme yapılabilir: “Demek ki bu durum normal. Gelişmiş ülkelerin merkez bankaları da zarar etmiş. Bu, küresel konjonktürün bir sonucudur.” Lakin mesele tam olarak böyle değildir. Sonuç benzerdir ama sebepler oldukça farklıdır.
Prof. Dr. Mete Gündoğan Mirat Haber'de ayzdı: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 2025 yılını yaklaşık 1,06 trilyon TL zarar ile kapatmış durumdadır. Benzer şekilde Federal Reserve (FED) ve European Central Bank (AMB) da son yıllarda zarar yazmıştır. İlk bakışta şu değerlendirme yapılabilir: “Demek ki bu durum normal. Gelişmiş ülkelerin merkez bankaları da zarar etmiş. Bu, küresel konjonktürün bir sonucudur.” Lakin mesele tam olarak böyle değildir. Sonuç benzerdir ama sebepler oldukça farklıdır.
Gelişmiş ülkelerde zarar şu şekilde oluşmuştur:
ABD ve Avrupa’da uzun süre düşük faiz politikası uygulanmış, sistem bol likidite ile desteklenmiştir. Ardından enflasyon yükselince faizler hızla artırılmıştır. Bu süreçte merkez bankaları geçmişte düşük faizle aldıkları varlıkları bilançolarında tutarken, yeni dönemde bankalara daha yüksek faiz ödemek zorunda kalmışlardır. Dolayısıyla ortaya çıkan zarar, büyük ölçüde faiz döngüsünün teknik ve doğal bir sonucudur.
Türkiye’de de yüzeyde benzer bir mekanizma çalışmıştır. Faizlerin artırılmasıyla birlikte yükselen faiz giderleri, Merkez Bankası bilançosunda zarar olarak kaydedilmiştir.
Ancak detaya inildiğinde kritik fark ortaya çıkar.
Türkiye’de enflasyon süreci çok daha sert yaşanmış, kur baskısı çok daha belirgin hale gelmiştir. Bu baskıyı yönetmek için Kur Korumalı Mevduat (KKM) gibi olağan dışı bir araç devreye alınmış, likidite yönetimi giderek daha maliyetli hale gelmiştir.
Bu nedenle Türkiye’de ortaya çıkan zarar yalnızca faiz döngüsünün sonucu değildir. Kur, enflasyon ve politika tercihlerinin birleşik sonucudur.
Başka bir ifadeyle bu zarar;
Piyasaya verilen likiditeye ödenen faizlerin,
KKM uygulamasının maliyetinin,
Açık piyasa işlemleriyle fazla parayı geri çekmenin bedelinin toplamıdır.
Aslında burada acı bir gerçeği net şekilde ifade etmek gerekir: Enflasyon kusurları örter!
Yaşanan süreç tam olarak bunun bir örneğidir.
Aşama aşama bakarsak:
Düşük faiz politikası uygulandı
Enflasyon yükseldi
Kur baskısı oluştu
KKM gibi araçlarla sistem tutuldu
Likidite şişti
Sonrasında bu likiditeyi geri çekmek için yüksek faiz ödendi
Ve nihayetinde bu maliyet, “Merkez Bankası zararı” olarak bilançoya yazıldı.
Peki, bu kaçınılmaz mıydı?
Hayır. Kaçınılabilirdi.
Mevcut borca dayalı para sistemi (BDPS) içinde dahi daha dengeli ve tutarlı politikalarla bu maliyetin boyutu azaltılabilirdi. Ancak yapılan tercihler, süreci daha maliyetli hale getirdi.
Önce piyasaya bol likidite verildi. Ardından o likiditeyi geri çekmek için yüksek faiz ödendi.
Sonuçta maliyet, Merkez Bankası zararı olarak ortaya çıktı.
Bugün gördüğümüz tabloyu şu şekilde özetleyebiliriz.
Enflasyon kusuru gizledi ama Merkez Bankası bilançosu gerçeği ortaya çıkardı.
Bu zarar, geçmişte alınan kararların bugünkü finansal karşılığıdır.
Evet, mevcut BDPS içinde bu tür maliyetler kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim FED ve AMB zararları, büyük ölçüde küresel faiz döngüsünün maliyetidir. Türkiye’de ise bu maliyetlere ek olarak KKM gibi garip uygulamaların yükü de binmiştir.
Dolayısıyla şunu açıkça söylemek gerekir.
Mevcut sistem içinde bu maliyetlere katlanmak zorunda kalırsınız.
Fakat mevcut sisteme mahkûm olmak zorunda değilsiniz.
Faiz ekonomimizi mahvediyor. Yok ediyor.
Halbuki daha adil bir ekonomik düzen mümkündür. Faizsiz bir düzen mümkündür.
Bunun için önce zihniyetin, sonra sistemin değişmesi gerekir.
Bu değişim de zor bir şey değildir.
Zorluk zihinlerdedir!