Bir yiğidin ardından...
Gafil, şuursuz, şahsiyetsiz, silik sürü olanlar, imanlarının bedelini ödemeye yanaşmayanlar, bu mücadeleyi anlayamazlar. Hasan Ağabey hep zalimlerin korkulu rüyası oldu.
Türk basın hayatında, idealistliği, gözü karalığı, gayreti diniyesi, cesareti, fedakârlığı ile iz bırakan bir ağabeyimizi kaybetmenin hüznünü yaşıyoruz. Açılan yara kapanmıyor, bırakılan iz silinmiyor, hasret ateşi dinmiyor. Böyle çınar gibi olan insanların yerleri de doldurulmuyor. Hele ‘dünyevîleşme hastalığı’nın sürüklediği böyle bir dönemde dünya ve nimetlerine tenezzül etmeden yaşayan bir basın emekçisi. İman aşkı taşıyan, Dâvâ delisi bir adam.
Bazı dönemler vardır; mutlaka yapılması gereken hizmetler, verilmesi gereken mücadeleler gösterilmesi gereken direnişler ortaya konulması icab eden tavırlarla hep hatırlanır. Bu durumlarda dik duranlar listesinin başında zikredilen adamdır Hasan KARAKAYA. Hep doğrunun, iyinin, güzelin, hakkın, hakikatin yanında; yanlışın, kötünün, çirkinin, bâtılın karşısında olmasıyla tanınan ‘ekol bir gazeteciydi. Korkmayan, yılmayan, hep şer odaklarıyla mücadele eden bir gazeteci… Usulünü, üslubunu beğenmeyebilir tasvip etmeyebilirsiniz. Çıkış noktası, niyeti, icraatları, sahihse sizin şablonunuza, metodunuza uymasa bile sahip çıkarsınız/çıkmalısınız. Hemen herkesin kimyasını bozan 28 Şubat’ından, 27 Nisan’ına, vesayet rejiminin değişik entrikalarına karşı dik duran, şer odaklarının hile ve tuzaklarını ortaya koyan, yapılan zulümlerle mücadele eden zalimin karşısında mazlumun yanında, adeta bir misyon yüklenen o misyonla hatırlanan bir gazeteci.
Riskli bir haber bulan, yazılması istenen zor bir meselenin yazılmasını isteyenin ilk aklına gelen gazete Akit, ilk aklına gelen yazar da Hasan KARAKAYA’dır. Sol basın böyle bir yazara sahip olamamanın hasreti ve üzüntüsünü hep çekmiştir. Ciddiyet ile samimiyeti, vakar ile mütevazılığı, celadet ve cesaretle temkin ve ihtiyatı dengeleyen adamdır.
Onun ve gazetemizin haksızlıklar karşısındaki çığlığını yangın kulesindeki itfaiyeciye benzetmem çok hoşuna gitmiş, birkaç defa da sohbet ortamlarında ve yazılarında isim vererek kullanmıştı. Çıkardığı sese itiraz edenler olabilir ama unutulmamalıdır ki yangın kulesinde yangını haber veren ses elbette çığlıktır. O seste ritim aranmaz. O seste kulağa hoş gelen müzik duyulmaz. O ses yangını haber veren, itfaiyeyi harekete geçiren, yangının söndürülmesi için rehavet, konfor ve refaha gömülenleri uyandıran bir sesti. Alın teriyle, yürek ve bilek teriyle verilen bir mücadelenin sembol ismi Hasan KARAKAYA. Mesaisinin büyük bir kısmı mahkeme kapılarında geçti. En fazla da son dönem ‘Fetö Örgütü’nün tezviratlarıyla uğraşması, basın özgürlüğü iddiasında bulunan meslek gruplarının şikayeti, onu daha fazla yordu ve üzdü. Geçirdiği ameliyatlar, kalp krizleri, kendisini yormamasını gerektiriyordu. Ancak çok hareketli yaşaması, biraz da kendini kollamaması yüzünden hep yorgun düştü. Zihnî, fikrî yorgunluğuna, Ümmetin çilesi, uğradığı zulümler, Ümmetin dertleri, İslâm âleminin içinde bulunduğu vaziyet Hasan Ağabeyin zihnî ve ruhî yorgunluğunu arttıran sebeplerdi. Hasan Ağabeyle her görüşmemizde ‘Abi ne mutlu bize derdimizi seviyoruz. Çünkü derdimiz kendi derdimiz değil, Ümmetin derdi’ der halleşirdik. O delişmen yazılarının arkasında ‘Mü’min Sekînesi’ ve hassasiyeti, duygusallığı, bir başka özelliği olarak hatırlanmalıdır. İltifatlarını da unutamam. ‘Kardeşim, hazırladığın ‘tefekkür sayfası’ okuyucuda tiryakilik yaptı. Benim ‘ayna’ sayfamı geçmesin ha!” diye iltifat eder, bizim gibi gazetecilikten gelmeyenleri tebrik, taltif, teşvik ve takviye ederdi. Samimiyeti, idealistliği, ihlası cihad ruhu, bitmeyen tükenmeyen enerjisi ile örnek alınacak bir mücadele adamıydı. Gazeteye yapılan baskınlar, iftiralar, hakkında açılan davalar, zulümler, susturulması, kapatılması için bütün şer güçlerin ittifakı ona en küçük bir geri adım attırtmamış, aksine bilenmişti. Beynelmilel şer odaklarıyla, bu ülkenin birliğine-dirliğine kasteden güçlerle, gerek gazetemiz Akit, gerekse Hasan Abi unutulmaz örneklik sergilediler.
Gafil, şuursuz, şahsiyetsiz, silik sürü olanlar, imanlarının bedelini ödemeye yanaşmayanlar, bu verilen mücadeleyi anlayamazlar. Tabii ki yürüyenler oldukça ürüyenler de olacaktır. Tabii ki saf değiştiren, olması gereken yerde bulunmayanlara üzülmemek mümkün değil. Karışık bir dünyada yaşıyoruz. Nuh’a iman ettiği halde Kenan gibi davranmak, İbrahim’in yoluna inanmak fakat Nemrutvari bir hayat tasavvur etmek, Musa’ya iman ettiği halde Firavun gibi düşünmek, Yusuf’un doğru yaptığına inanmak fakat Züleyha’nın peşine düşmek, Habil’e özenmek lakin Kabilleşmek... Kıyamet âlameti mi dersiniz, ‘ilginç zaman’ bedduası mı? Yalnız kalmak! Haksızlığı, hırsızlığı, arsızlığı, yüzsüzlüğü, zulmü sineye çekmeyenlerin çilesidir bu. Bu çileyi çeken adamdı. Suçluların avukatlığını yapanların korkulu rüyasıydı. Uykularını kaçırdı, korku nöbetleri tutturdu. Silahı, sadece keskin ve delişmen kalemiydi.
Rabbimizin af ve mağfiretine nail olacağı ümidinde ve duasındayız. Peygamber aşığı Hasan Ağabeyin Rasulülah Efendimizin sancağı altında hep birlikte Cennette toplanıp yarım kalan sohbetlerimize o ‘dertsiz, gamsız tasasız, çilesiz, problemsiz dünya’ da, mutluluk diyarında, darüsselam olan ebedî yurdumuz Cennette buluşacağız İnşaallah…
Gerisi ne gam. Allah bes, bâki heves…