Allah insanı, tabiatı gereği zayıf bünyeli yaratmıştır. Diğer taraftan temsilen kocaman ve sarsılmaz gösterdiği dağların, yüklenmekten çekindikleri kulluk yükünü de bu insanın sırtına yüklemiş. İnsan bu sorumluluğun gereğini yerine getirdiği takdirde meleklerden bile üstün olabilecek nitelikte.
Aslında yüce Allah, insana zafiyeti nispet ediyor, çünkü insana zorluk çıkartmak istemiyor. Bu nedenle onu affetmek istiyor. Şöyle buyuruyor yüce Allah: “Allah, sizden (yükümlülükleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (Nisa 4/28)
İnsan, kendini ve Rabbini ne kadar iyi tanırsa Rabbine o kadar fazla sarılma ihtiyacı hisseder.
Fatiha Suresi’nde bize öğretilen şekliyle “Ancak sana ibadet eder, yalnızca senden yardım dileriz. Bizi doğru yola ilet… ” diyoruz.
Kulun yardım dilemesi bile tek başına bir muhtaç olma halinin beyanıdır.
Dolayısıyla zayıf olan, başkasına muhtaç olan insan gibi bir kuldan, ilk insan Âdem (a.s.) ile başlayan, kendisinden hata sadır olma hali, peygamberler de dâhil bütün insanlar için mümkün olacağını Kur’an’dan öğreniyoruz.
ÖNEMLİ OLAN HATADA ISRAR ETMEMEK
Burada önemli olan, hatada ısrar etmemek, karşısında hata işlediği Rabbine, affetmesi için iltica etmektir.
Yüce Allah, gönderdiği peygamberler ve onlara indirdiği vahiyle bunu bize öğretmiştir. Âdem’i şeytandan ayıran ve üstün kılan işte budur.
“Bunun üzerine Âdem Rabbinden bazı kelimeler aldı (bunlarla tevbe etti); Rabbi de onun tevbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, tevbeleri kabul buyuran ve rahmeti sınırsız olandır.” (Bakara 2/37)
Benzer durumlarda, diğer peygamberlerin de niyazda bulunduğunu öğreniyoruz.
Yunus (a.s.), hatasının kurbanı olarak denizde balığın karnına girince, karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye dua etti. (Enbiyâ 21/87)
İNANMADIĞINDA EN YAKININ YABANCINDIR!
Kazara bir adamın ölümüne sebep olan ve bunu şeytandan kendisine musallat edildiğini anlayan “Mûsâ (da), “Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmettim. Beni affet” dedi. Allah da onu affetti. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Kasas 28/16)
Nuh peygamber inanmayan oğlu için şefkate gelip, Allahtan af diledi. Yüce Allah, oğlu da olsa inanmayan biri için af dilememesi gerektiğini Hz. Nuh’a hatırlattı. Bunun üzerine Hz. Nûh, “Rabbim! Şüphesiz ben senden hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana acımazsan, şüphesiz ziyana uğrayanlardan olurum” dedi. (Hûd 11/47)
Rabbimiz benzer durumlara bütün insanların düşebileceğini bildiğinden son peygamber Hz. Muhammed’e de (s.a.s.) tüm bunları bildirmekle yetinmedi. Diğer kullarına da bunu, Rablerine pişmanlık gösterip tevbe edildiğinde tüm günahlarının affedeceğini iletmesini emretti.
“(Ey Muhammed!) Kullarıma benim gerçekten çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olduğumu bildir. Ama azabım da çok elem verici bir azaptır!” (Hicr 15/49-50)
Dolayısıyla insan, kul olma hasebiyle hata edebilir. Azami derecede hata etmemeye, hata ettiğinde de hemen tevbe etmesi gerektiğinin kapılarını Yüce Allah rahmetiyle bizlere açıyor.
Bir hadiste Efendimiz şöyle buyuruyor: “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah, günah işleyen ve günahlarından tevbe ve istiğfar eden bir topluluk yaratır da onları bağışlardı.” (Müslim, Tevbe)
Onun için biz de “...Rabbimiz! Biz iman ettik. Bizi bağışla. Bize merhamet et. Merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin” diyoruz.