Mutedil Sünni bir devlet yapılanmasına geçit yok
Osmanlı’nın 1517 ile 1917 yılları arasında kurduğu istikrar çökertilince Ortadoğu huzura hasret kaldı. Sert çekirdeği laiklik olan kapitalizmi, liberalizmi, sosyalizmi, Baas ırkçılığından Fars ırkçılığına, Bangal ırkçılğından Türk ırkçılığına kadar her yolu denedi ama bir türlü kendi içinde barış ve huzuru, müreffeh ve istikralı bir yapıyı kurmayı beceremedi.
Çünkü ithal edilen ideolojilerin yaslandığı dünya görüşü Müslüman halkların dünya görüşüyle doku uyuşmazlığı içindeydi. Batı’da icat edilen ve orada işleyen siyasal rejimler Müslüman toplumların hakikatlerine çarpıp anlamsızlaşıyordu.
Müslümanlar Batı tecrübesinden istifade edebilir ve bunu kendi tarih tecrübelerine, medeniyet birikimlerine, dinî değerlerine ters düşmeden sosyal dokusuna uygun yeni modeller deneyebilirlerdi. Ama bu yapılmadı, taklitten öteye geçilmedi.
Şimdi burada özür dileyici bir tutumla, maalesef bunu başaramadık gibi suçu Müslümanlarda aramayacağım. Nedeni basit; çünkü buna müsaade etmediler, Müslümanlara başarıp başaramayacaklarını gösterme şansı tanımadılar. Sömürge bitmedi çünkü, farklı formlarda ve farklı araçlar üzerinden hâlâ devam ediyor.
Onlarca örnek verilebilir ama sadece Mısır’ı zikredeceğim. Mısır halkı hür iradesiyle Muhammed Mursi’yi seçti. 3 bin yıllık tarihinde ilk kez bir Cumhurbaşkanı halkın hür iradesiyle seçilmişti. Dindardı. Akademisyendi. Hem kendi kültürünü hem de Batı’yı iyi biliyordu. Mısır’ın bağımsızlığından yanaydı.
Batı kuklası diktatörlerden kurtulma şansı yakalamıştı Mısır. İslâm’la da barışık bir siyasi sistem kurmayı amaçlıyorlardı. Mursi’nin başaramamasından değil başarmasından korktular. İçerideki vesayet sistemi, bölge diktatörleri ve küresel güçler el ele vererek bu tecrübeyi doğmadan boğdular. Darbe yaptılar ve darbeye darbe demediler, dedirtmediler...
Şunun altını çizelim. Müslüman dünyada İslâm’la, örfle, coğrafyanın tarih tecrübesiyle barışık siyaset ve ekonomisinde istikrarlı bir sistemin kurulması Batı’nın kırmızı çizgisidir. Birileri İran’ı parmakla gösterip, işte ‘İran İslâm Cumhuriyeti’ diye yanıldığımızı söyleyebilir. Lâkin İran’ın varlığı bu dediklerimizi geçersiz kılmaz.
Müslümanlar dünya nüfusunun 1.6 milyarını teşkil etmektedirler. İran’ın resmi mezhebi olan Oniki İmam Şiiliği ise bu büyük nüfus içinde yaklaşık yüzde 10’luk gibi bir azınlığa tekabül eder.
Sömürgeciliğin keşif kolu oryantalizm Müslümanları ülke ülke, bölge bölge, mezhep mezhep, ırk ırk çalışarak bize ait ne var ne yok iyi tesbit ettiğinden zaaf ve güç noktalarımızı iyi bilir. Elde edilen veriler siyasetin karar mekanizmalarına bu hakikatleri operasyonel manada kullanılmak üzere sunulmuştur.
İran’ın dünya Müslümanlarını asla biraraya getiremeyeceğini onlar bizden daha iyi bilirler. Çünkü dinî referansları, tarih tecrübesi ve mezhepçi kodları buna müsait değildir. Sünnilik karşıtlığı üzerine kurulmuş bir yapıdan bahsediyoruz.
İran nüfuzunun Şiileri biraraya getirmeye, Sünnilerden devşirdiği kesimleri kanatları altına almaya yeteceğini bilirler, o kadar. Dolayısıyla İran onlar için temsil ettiği nüfus ve nüfuz itibarıyla büyük tehlike oluşturmaz. Azınlık psikolojisiyle hareket edeceğinden Sünni dünyada kalenin kapısını içeriden açan bir rol de üstelenbilir.
Ancak Muhammed Mursi’nin temsil ettiği çizgi Sünni olması, Müslüman nüfusun yüzde 90’nına yaslanması sebebiyle tehlikeli görüldü. Hele bu çizginin Türkiye’yle buluşma istidadı taşıması onların uykularını kaçırmaya yetti.
Türkiye’ye de bunun için saldırıyorlar. Türkiye tarihiyle barışmaya, halka giydirilen deli gömleğini parçalamaya, tam bağımsızlık yolunda büyük projelere imza atmaya, Fas’tan Endonezya’ya bütün Müslüman dünyaya kucak açmaya başlayıp 2023 vizyonunu deklare edince ülkedeki etnik, mezhep ve ideolojik fay hatlarını harekete geçirdiler.
Suriye’de çıkarları çatışan Rusya, İran, Fransa, İngiltere, İsrail, ABD ve diğer güçlerin mutedil Sünni bir siyasi iktidarın oluşmasını engellemede birleşmeleri başka neyi anlatır ki? Bütün bu güçlerin “laik PYD-YPG” güçlerine destek vermesi de aynı sebepledir.