• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

29 Ekim 2026: Günün Ayet ve Hadisi

Bu sözler kulaklarımıza küpe olsun. Sizler için hazırladığımız, Günün Ayet ve Hadisi ile Günün Sözünü, Günün Sözünü istifadelerinize sunuyoruz... (29 Ekim 2026)

1 Yorum
Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Recep Aydın/Sosyal Bilimci

İNSAN OLARAK DOĞMAK YETMEZ, İNSAN KALABİLMEK GEREKİR İnsan dünyaya geldiğinde diğer canlılar gibi nefes alır, beslenir, büyür ve yaşamını sürdürmeye çalışır. Acıkır, susar, yorulur, korkar ve kendisini tehlikelerden korumak ister. Bütün bunlar hayatın biyolojik gerçekleridir. Ancak insanı diğer canlılardan ayıran, yalnızca düşünebilmesi, konuşabilmesi veya aklını kullanabilmesi değildir. Asıl farklılık, sahip olduğu aklı vicdanıyla birleştirebilmesinde, başkalarının acısını hissedebilmesinde ve gerektiğinde kendi menfaatinden vazgeçebilmesindedir. Çünkü insan olarak dünyaya gelmek bizim tercihimiz değildir. Fakat nasıl bir insan olacağımız, büyük ölçüde hayat boyunca yaptığımız tercihlerin sonucudur. Bir insan düşünün. Çok zengin, çok bilgili, toplumda saygın bir makam sahibi olabilir. Herkes önünde eğilebilir, sözü dinlenebilir. Fakat o insanın kalbinde merhamet, davranışlarında adalet, dilinde doğruluk, karakterinde dürüstlük yoksa bütün bu imkânların ne kıymeti vardır? Bir de başka bir insan düşünün. Belki doğru dürüst bir tahsil görmemiş, hayatı boyunca büyük servetler kazanmamış, önemli makamlara gelmemiştir. Fakat kimsenin hakkını yememiş, kendisine yapılan iyiliği unutmamış, ihtiyaç sahibinin yardımına koşmuş, elinden geldiğince kimsenin kalbini kırmamıştır. Şimdi kendi vicdanımıza soralım: Bu iki insandan hangisi gerçek anlamda daha değerlidir? İşte insanı yalnızca biyolojik bir canlı olmaktan çıkarıp ahlaki, sosyal ve manevi bir varlık hâline getiren değerler tam da burada karşımıza çıkar. Bunların başında vicdan gelir. Vicdan, insanın içinde taşıdığı, hiçbir mahkemenin ve hiçbir kanunun yerini dolduramayacağı bir muhasebe makamıdır. İnsan bazen yaptığı bir kötülüğü herkesten gizleyebilir. Şahitleri susturabilir, delilleri ortadan kaldırabilir, hatta insanları masum olduğuna inandırabilir. Fakat sağlıklı işleyen bir vicdandan kaçması o kadar kolay değildir. Ne yazık ki insan, vicdanının sesini sürekli susturmaya çalışırsa zamanla o sesi duyamaz hâle de gelebilir. İşte asıl tehlike budur. Çünkü vicdanını kaybeden insan, başkalarına verdiği zararı bile kendisine hak görebilir. Vicdanın hemen yanında merhamet vardır. Merhamet, yalnızca bir yoksula para vermek veya aç bir insanı doyurmak değildir. Merhamet, bir yetimin başını okşarken onun incinmiş gönlünü de düşünebilmektir. Yaşlı bir insanın yavaş yürüyüşüne sabır gösterebilmektir. Bir çocuğun yaptığı hatayı düzeltirken onun kişiliğini ezmemektir. Hatta bize kötülük yapan birine karşı bile adalet ölçüsünü kaybetmemektir. Çünkü merhamet, kötülüğü hoş görmek değil, kötülüğe karşı çıkarken insanlığımızı kaybetmemektir. Bir başka temel değer doğruluk ve dürüstlüktür. Bugün toplumumuzun en fazla ihtiyaç duyduğu değerlerin başında bunların geldiğini düşünüyorum. İnsanların birbirine güvenmediği, verilen sözlerin tutulmadığı, yalanın beceriklilik, hilenin ticari zekâ, başkasının hakkını ele geçirmenin başarı sayıldığı bir toplumda huzurdan söz edilebilir mi? Dürüstlük, yalnızca kimseyi kandırmamak değildir. Kimsenin görmediği yerde de doğru davranabilmektir. Emanete sahip çıkmak, hak etmediğini almamak, kendi aleyhine bile olsa gerçeği söyleyebilmektir. Hele bir de insanın eline makam, para veya yetki geçtiğinde dürüst kalabilmesi vardır ki karakterin gerçek imtihanı burada başlar. Çünkü insanın ahlakı, yalnızca güçsüz olduğu zamanlarda değil, güçlü olduğu zamanlarda nasıl davrandığıyla da ölçülür. Sevgi ve saygı da insan olmanın vazgeçilmez değerlerindendir. Sevgi bulunmayan bir evde aynı sofraya oturulabilir ama gerçek bir aile sıcaklığı kurulamaz. Saygının bulunmadığı bir toplumda insanlar yan yana yaşayabilir ama birbirlerine güvenerek huzur içinde yaşayamazlar. Üstelik saygı yalnızca büyüklere gösterilmesi gereken bir davranış değildir. Küçüğün de saygıya ihtiyacı vardır. Çocuğun da onuru vardır. Fakirin de, işçinin de, hizmetlinin de, bizimle aynı düşünmeyen insanın da insan olmaktan kaynaklanan bir değeri vardır. Bir insanın gerçek terbiyesi, kendisinden bir menfaat beklemediği insanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar. Bana göre insan karakterinin en güzel göstergelerinden biri de vefadır. Vefa, kendisine uzatılan eli unutmamaktır. Zor gününde yanında duran insanı, iyi gününde görmezden gelmemektir. Anne babasının fedakârlığını, emeğini, dostunun iyiliğini hatırlayabilmektir. İnsan bazen bir lokma ekmeği, bir bardak suyu, bir güzel sözü ömrü boyunca unutmaz. Bazen de ne yazık ki kendisine yıllarca emek veren insanları, işi bittiği gün hayatından çıkarır. Oysa vefa, insanın geçmişine duyduğu saygıdır. Geçmişine vefası olmayanın gelecekte kuracağı dostlukların ne kadar sağlam olacağı da tartışmalıdır. Burada üzerinde durmamız gereken önemli bir mesele daha vardır: İnsan bu değerleri nasıl kazanır? Hiç şüphesiz aile, çevre, arkadaşlıklar ve eğitim insan karakterinin şekillenmesinde büyük rol oynar. Bir çocuk düşünün. Babasının yalan söylediğini, annesinin başkalarını çekiştirdiğini, büyüklerinin menfaat uğruna her yolu meşru gördüğünü izleyerek büyüyor. Sonra aynı çocuğa dürüstlüğü, doğruluğu ve güzel ahlakı anlatıyoruz. Acaba söylediklerimiz mi daha etkili olacaktır, yoksa her gün gözleriyle gördükleri mi? Çocuklar çoğu zaman bizim nasihatlerimizden önce davranışlarımızı öğrenirler. Bu sebeple iyi insan yetiştirmek isteyen anne babaların önce kendi davranışlarını gözden geçirmeleri gerekir. Ancak insanın yetiştiği çevre, onun değişmez kaderi değildir. Ben, insanın kendisini değiştirebileceğine inananlardanım. Yanlış alışkanlıklar edinmiş, kötü çevrelerde bulunmuş, hayatında ciddi hatalar yapmış bir insanın samimi bir pişmanlıkla yeniden güzel bir hayat kurabileceğine inanıyorum. Yeter ki insan yanlışını kabul edebilsin. Yeter ki içinde iyiliğe açılan kapıyı tamamen kapatmasın. Çünkü insanın büyüklüğü hiç hata yapmamasında değil, hatasını anlayıp ondan dönebilmesinde de kendisini gösterir. Bütün bu değerlerin yanında insanın manevi dünyasını da unutmamak gerekir. İnsanın yalnızca bedeni değil, ruhu da beslenmeye muhtaçtır. Bedenimizi doyurmak için gösterdiğimiz gayretin bir kısmını ruhumuzu güzelleştirmek için de göstermeliyiz. Bizim inancımızda güzel ahlak, imanın günlük hayata yansıyan en önemli göstergelerindendir. İbadet, insanı kötülüklerden uzaklaştırmalı; Allah'a karşı sorumluluk bilinci, kul hakkına gösterilen hassasiyetle tamamlanmalıdır. Bir insan namaz kılıyor olabilir. Oruç tutuyor, hayır yapıyor da olabilir. Bunlar elbette kıymetlidir. Fakat aynı insan başkasının hakkını yiyorsa, komşusuna eziyet ediyorsa, yetimin malına el uzatıyorsa, insanları aşağılıyorsa kendi davranışlarını ciddi biçimde sorgulaması gerekmez mi? Allah'a kulluk bilinci, insanlara karşı sorumluluklarımızdan bağımsız düşünülemez. Ahlak, yalnızca dilimizle anlattığımız güzel sözlerden ibaret değildir. Ahlak, hayatımızın içinde görünmelidir. Evimizde, iş yerimizde, alışverişimizde, komşuluk ilişkilerimizde, hatta kimsenin bizi görmediği anlarda bile kendisini hissettirmelidir. Bugün insanlık bilimde, teknolojide ve maddi imkânlarda geçmişle kıyaslanamayacak kadar ilerledi. Dünyanın bir ucundaki insanla saniyeler içinde konuşabiliyoruz. Hastalıklara çareler arıyor, uzayın derinliklerini araştırıyoruz. Fakat bütün bu ilerlemelere rağmen hâlâ açlıktan ölen çocuklar, savaşlarda hayatını kaybeden masum insanlar, yalnızlığa terk edilen yaşlılar, haksızlığa uğrayan güçsüzler var. Demek ki teknolojik ilerleme, tek başına ahlaki olgunlaşma anlamına gelmiyor. İnsanlığın yalnızca daha akıllı, daha zengin veya daha güçlü insanlara değil; daha vicdanlı, daha adaletli, daha merhametli insanlara da ihtiyacı var. Sözlerimi özellikle gençlerimize seslenerek tamamlamak istiyorum. Sevgili gençler, okuyun, öğrenin, meslek sahibi olun, çalışın ve başarılı olmak için gayret gösterin. Fakat bütün bunları yaparken insanlığınızı kaybetmeyin. Makamınız yükselirken gönlünüz küçülmesin. Servetiniz artarken merhametiniz azalmasın. Bilginiz çoğalırken kibriniz büyümesin. Unutmayın ki bir insanın gerçek zenginliği yalnızca banka hesabındaki para, gerçek itibarı da kartvizitindeki unvan değildir. Asıl zenginlik, ardınızdan edilen samimi bir duadır. Asıl itibar, insanların sizin yanınızda kendilerini güvende hissetmesidir. Asıl başarı ise hayatınız boyunca kimsenin hakkını yemeden, kimseyi ezmeden, vicdanınızı satmadan yaşayabilmektir. Bir gün hepimiz bu dünyadan ayrılacağız. Makamlarımız, servetlerimiz, sahip olduğumuz eşyalar burada kalacak. Geride ise insanların kalplerinde bıraktığımız izler ve yaptıklarımızın manevi sorumluluğu kalacak. O hâlde kendimize zaman zaman şu soruyu sormalıyız: Ben yalnızca yaşayan bir insan mıyım, yoksa yaşarken başkalarının hayatına iyilik katabilen bir insan mıyım? Çünkü dünyaya insan olarak gelmek bir başlangıçtır. İnsan olmanın değerini bilmek, o değerlere uygun yaşamak ise ömür boyu süren bir sorumluluktur. Ve bana göre bu dünyada kazanılabilecek en büyük başarı, insan olarak doğup insan gibi yaşayabilmek ve bütün imtihanlara rağmen insan kalabilmektir.
  • 3 Saat Önce
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23