• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

İsrail artık gizlemiyor! 'Hedefimiz Türkiye'

Soykırımcı israil, Suriye’deki saldırılarıyla artık bölgeye yönelik emellerini gizlemiyor. Türkiye’nin olası askeri varlığını açıkça “tehdit” ilan eden Tel Aviv yönetimi, Ebu Zuhur’un yanı sıra daha önce T-4, Palmira ve Hama’daki tesisleri de benzer gerekçelerle hedef aldı. Soykırımcı israilin saldırıları, Suriye’nin askeri yapılanmasının tamamlanmasını engelleme çabası olarak yorumlanıyor.

5 Yorum
Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

EMEKLİ

Az'dan Az , Çok'tan Çok gider... Türkiye yarına bırakır , yanına bırakmaz.Nihayet Kudüsü fetih edilirken göreceğim ...
  • 2 Ay Önce

İlkgun salih.

Yine Türkiye ile siyonist usrail el ele vermiş yeni bir pilani uygulama peşinde ,seçim yaklaşıyor ve bu seçimi ertelemenin tek yolu savaş çıkararak savaş ortamında seçim olmaz diye , seçimlere gitmemek ,akit de bu işin organizasyonunda ortada salinmakta bu tip haberler vermekle ,tabii her şeyin bir şakşakicisi birde ölünün agitcisi olmalı değil mi
  • 2 Ay Önce

Recep Aydın/Sosyal Bilimci

İttifakların Gölgesinde Güçlü ve Bağımsız Türkiye! Ortadoğu’da askeri hareketlilik ve jeopolitik gerilimler her geçen gün tırmanırken, İsrail’in Suriye’deki hedeflere yönelik hava saldırıları bölgesel dengeleri yeniden tartışmaya açıyor. Özellikle Türkiye’nin sınır güvenliğini korumak amacıyla Suriye sahasında bulundurduğu askeri varlık, zaman zaman Tel Aviv yönetiminin radarında bir "tehdit" unsuru olarak nitelendiriliyor. Ebu Zuhur, T-4, Palmira ve Hama gibi stratejik öneme sahip üslerin hedef alınması, taraflar arasındaki dolaylı gerilimi gözler önüne seriyor. Bu durum kamuoyunda, İsrail'in dini veya ideolojik temellere dayanan "Arz-ı Mev'ud" (Vaat Edilmiş Topraklar) ideali çerçevesinde Türkiye’yi de içine alan geniş bir coğrafyaya yönelik emeller beslediği yönündeki iddiaları güçlendiriyor. Askeri ve stratejik güç dengeleri açısından bakıldığında Türkiye, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip, yerli savunma sanayisi ve geniş lojistik imkanlarıyla bölgedeki en caydırıcı aktörlerden biridir. Bu durum, İsrail’in doğrudan bir çatışma senaryosunda ne tür bir stratejiye veya ittifaka güvendiği sorusunu akıllara getirmektedir. Uluslararası ilişkiler uzmanları ve askeri analistler, iki ülke arasında doğrudan bir sıcak çatışma olasılığını değerlendirirken ittifak sistemlerini ve küresel dengeleri ön plana çıkarmaktadır. İsrail’in bölgesel politikalarda gösterdiği özgüvenin arkasındaki en büyük etken, kuruluşundan bu yana arkasında hissettiği Amerika Birleşik Devletleri (ABD) desteğidir. Olası bir büyük çaplı bölgesel savaş senaryosunda, Washington yönetiminin İsrail’in yanında saf tutacağı düşüncesi genel bir stratejik kabul görmektir. Ancak Türkiye’nin de bir NATO üyesi olması ve Doğu-Batı dengesinde kritik bir köprü görevi üstlenmesi, ABD açısından denklemi oldukça karmaşık hale getirmektedir. Sonuç olarak, İsrail’in attığı adımlar tek başına bir askeri güç gösterisinden ziyade, küresel süper güçlerin diplomatik ve askeri koruma kalkanına sırtını dayayan stratejik bir hamle olarak yorumlanmaktadır. Uluslararası ilişkiler teorisinde ittifaklar, kağıt üzerindeki anlaşmalardan ziyade devletlerin anlık ulusal çıkarlarına ve güç dengelerine göre şekillenir. Türkiye ile İsrail arasında yaşanabilecek olası bir askeri çatışmada, Türkiye’nin NATO üyesi olması ilk bakışta bir güvenlik kalkanı gibi görünse de madalyonun diğer yüzü oldukça farklı bir gerçeği barındırmaktadır. İttifakın kurucu ve en baskın gücü olan Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail ile olan "sarsılmaz" stratejik ortaklığı, böyle bir kriz anında NATO’nun işlevselliğini doğrudan felç edebilecek bir potansiyele sahiptir. Dolayısıyla, Washington’ın doğrudan veya dolaylı olarak İsrail’in yanında konumlandığı bir senaryoda, NATO unsurlarının Türkiye’yi korumak adına harekete geçmesini beklemek aşırı iyimser bir yaklaşım olacaktır. NATO’nun temelini oluşturan 5. Madde, bir üyeye yapılan saldırıyı tüm üyelere yapılmış saymaktadır. Ancak uluslararası hukuk ve diplomasi tarihi, büyük güçlerin kendi çıkarlarıyla çatışan durumlarda bu tür hukuki taahhütleri esnetmekte ne kadar mahir olduğunu defalarca göstermiştir. Olası bir çatışmada Batılı müttefikler, doğrudan Türkiye’nin yanında savaşa girmek yerine suçu bulandırma yolunu seçebilirler. Gerilimin kaynağı olarak Türkiye’nin bölgedeki askeri hareketliliğini, sınır ötesi operasyonlarını veya retorik çıkışlarını öne sürerek krizi "5. Madde kapsamında değerlendirilemeyecek bir bölgesel uyuşmazlık" olarak ilan edebilirler. Bu diplomatik manevra, ittifak üyelerine Türkiye’yi askeri olarak yalnız bırakmak ve tarafsız kalmak için ihtiyaç duydukları yasal ve ahlaki bahaneyi altın tepside sunacaktır. Uluslararası ittifakların güvenilirliği, kağıt üzerindeki taahhütlerle değil, kriz anlarında sergilenen somut iradeyle ölçülür. Türkiye’nin NATO üyeliği boyunca karşılaştığı bölgesel tehditler, Batılı müttefiklerin güvenlik taahhütlerini yerine getirme konusunda ne kadar isteksiz ve şartlı davrandığını açıkça ortaya koymuştur. Olası bir Türkiye-İsrail geriliminde NATO’nun Türkiye’yi yalnız bırakacağı tezi, müttefiklerin geçmişteki kurumsal refleksleri ve siyasi ayak diremeleri incelendiğinde güçlü bir tarihsel temele oturmaktadır. Bu durumun en somut ve çarpıcı örneklerinden biri, Suriye iç savaşının patlak vermesinin ardından yaşanan Patriot hava savunma sistemleri krizidir. Türkiye, güney sınırlarından yönelebilecek olası füze ve kimyasal tehditlere karşı ittifaktan hava savunma desteği talep etmiştir. Ancak bu talep, müttefikler tarafından büyük bir isteksizlik ve diplomatik pazarlıklarla karşılanmıştır. Uzun gecikmelerin ardından Almanya, Hollanda ve ABD tarafından Türkiye’ye geçici olarak konuşlandırılan Patriot bataryaları, sınır güvenliğinin en kritik olduğu dönemlerde müttefikler tarafından tek taraflı kararlarla geri çekilmiştir. Türkiye’nin en ihtiyaç duyduğu anda savunma kalkanının zayıflatılması, NATO’nun "bölünmez güvenlik" ilkesinin müttefiklerin kendi siyasi ajandalarına göre nasıl esnetildiğini gözler önüne sermiştir. Bu gönülsüzlük yalnızca yakın dönemle sınırlı değildir; ittifakın geçmişinde de benzer kırılma noktaları mevcuttur. 1964 Johnson Mektubu'nda ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, Türkiye’ye gönderdiği sert mektupta, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etmesi ve bunun sonucunda Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye saldırması durumunda, NATO’nun Türkiye’yi savunma yükümlülüğü olmayabileceğini açıkça ilan etmiştir. Bu hamle, ittifakın en büyük gücünün müttefikini ne kadar kolay gözden çıkarabileceğinin ilk tarihi kanıtıdır. 1991 Körfez Savaşı'nda ise Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında Türkiye, sınır güvenliğini korumak adına NATO’dan askeri destek ve erken uyarı uçakları talep etmiştir. Dönemen bazı Avrupalı müttefikleri, özellikle Almanya, Türkiye’ye askeri destek vermenin kendilerini haksız bir savaşın içine çekeceğini savunarak haftalarca ayak diremiş ve ancak kriz derinleşince sınırlı bir destek sağlamıştır. Tüm bu tarihsel tecrübeler, NATO’nun stratejik karar alma mekanizmalarının, kurucu üye ABD’nin ve güçlü Avrupa devletlerinin ulusal çıkarlarının ipoteği altında olduğunu doğrulamaktadır. Washington’ın İsrail’e olan koşulsuz askeri ve siyasi bağlılığı düşünüldüğünde, olası bir krizde NATO’nun Türkiye’ye yönelik sergileyeceği tavrın geçmişteki bu "gönülsüzlük ve oyalama" stratejisinden çok daha sert bir "yalnız bırakma" hamlesine dönüşmesi kaçınılmaz bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Müttefiklerinin kritik dönemeçlerde sergilediği gönülsüz tavırlar, Türkiye’ye uluslararası ilişkilerde çok hayati bir ders öğretmiştir: "Kendi göbeğini kendin keseceksin." Batı ittifakının ambargoları ve siyasi oyalama taktikleri, Ankara’yı dışa bağımlılığı bitirmeye zorlamış ve bugün küresel ölçekte hayranlık uyandıran bir yerli savunma sanayisi hamlesinin fitilini ateşlemiştir. Türkiye, parasıyla dahi satın alamadığı ya da kriz anında geri çekilen hava savunma sistemleri ve insansız hava araçlarının yerine, kendi milli alternatiflerini üretme yolunu seçmiştir. Bu stratejik yönelimin en somut meyvesi, dünyada savaş doktrinlerini değiştiren SİHA (Silahlı İnsansız Hava Aracı) teknolojisi olmuştur. Terörle mücadeleden Karabağ’a, Libya’dan Suriye sahasına kadar rüştünü ispatlayan Bayraktar TB2, ANKA ve AKINCI gibi sistemler, Türkiye’yi bu alanda dünyanın en büyük üreticilerinden biri haline getirmiştir. Benzer şekilde, Patriot krizine bir misilleme ve kalıcı çözüm olarak başlatılan "Çelik Kubbe" projesi kapsamında; HİSAR ve SİPER gibi milli hava savunma sistemleri geliştirilmiştir. Denizlerde TCG Anadolu ve MİLGEM projeleri, havada ise 5. nesil milli muharip uçak KAAN ile Türkiye, savunma sanayisinde yerlilik oranını %20’lerden %80’lerin üzerine çıkarmayı başarmıştır. Özetlemek gerekirse, Ortadoğu’nun ateş çemberinden geçtiği bu kritik dönemde, İsrail’in bölgesel agresifliği ve jeopolitik iddiaları karşısında Türkiye’nin en büyük güvencesi Batılı müttefikleri değil, kendi öz gücüdür. Tarih, NATO’nun ve ABD’nin kriz anlarında Türkiye’yi ne kadar kolay yalnız bırakabileceğini Johnson Mektubu'ndan Patriot krizine kadar pek çok kez kanıtlamıştır. ABD’nin İsrail’e olan koşulsuz ve sarsılmaz desteği göz önüne alındığında, olası bir çatışmada Batı ittifakının Türkiye’nin yanında durmasını beklemek büyük bir yanılgı olacaktır. Ancak müttefiklerin bu güvenilmez ve ikircikli tavrı, Türkiye’yi zayıflatmak yerine kendi küllerinden doğan askeri bir deve dönüştürmüştür. Bugün Türkiye; SİHA’ları, Çelik Kubbe hava savunma sistemleri, yerli mühimmatları ve yüksek teknolojik askeri kapasitesiyle dışa bağımlılığını neredeyse tamamen bitirmiştir. Sahip olduğu NATO’nun en büyük ikinci ordusunu, hiçbir dış gücün iznine veya lojistik desteğine ihtiyaç duymadan yürütebilecek bir bağımsızlığa kavuşturmuştur. Küresel aktörlerin ayak oyunları ve diplomatik bahaneleri ne olursa olsun, kendi silahını üreten ve kendi gök kubbesini koruyan Türkiye, bölgede hiçbir gücün karşısına almaya cesaret edemeyeceği kadar büyük ve caydırıcı bir güçtür. Uluslararası siyasetin bu acımasız arenasında nihai hüküm nettir: Güvenlik fason ortaklıklarla değil, milli bağımsızlıkla sağlanır; sahada kendi gücüyle var olan Türkiye, masada da kendi geleceğini kendisi yazacaktır.
  • 2 Ay Önce

Adan

Türkiye havadan işi yok karadan iki gün bu işi bitirir.
  • 2 Ay Önce

Karadan israile nasıl gidecek..

Neyse biz kınamaya devam edelim
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23