Barış, zayıfların sığındığı bir liman değildir
Barış, zayıfların sığındığı bir liman değildir
Yücel KAYA
"Savaşlar olmasın" cümlesi, insanlığın var olduğu günden bu yana kurduğu en saf, en masum ve en köklü hayaldir.
Bu ifade, sadece iki kelimeden ibaret bir temenni değil; annelerin evlatları için ettiği duaların, şairlerin mısralarının ve medeniyetlerin huzur arayışının ortak paydasıdır.
İnsanlık tarihi boyunca dökülen her damla kan, bu cümlenin kıymetini biraz daha artırmış; toprağın altına giren her can, barışın ekmek ve su kadar hayati bir ihtiyaç olduğunu tescillemiştir.
Ancak ne yazık ki bu yüce ideal, tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar ağır bir imtihanla karşı karşıya kalmamıştır. Kalplerimiz barış diye atarken, gözlerimizin önünde cereyan eden hadiseler bu asil tezi temelinden sarsmaktadır.
ABD ve İsrail’in hiçbir somut hukuki dayanak olmaksızın İran’ı hedef alan saldırgan tutumları, küresel güçlerin "barış" kavramını nasıl bir maske olarak kullandığını açıkça ortaya koyuyor.
Barış istemek büyük bir erdemdir; fakat bu isteğin bir "teslimiyet" belgesine dönüşmemesi için madalyonun diğer yüzüne, yani caydırıcılığa bakmamız artık bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur.
İsrail'in Gazze'de uluslararası hukuku hiçe sayarak yürüttüğü operasyonlar, modern dünyada "haklı olanın" değil, "silahı olanın" sesinin çıktığını bir kez daha kanıtladı. Hemen yanı başımızda ise ABD ve İsrail’in, İran’ın savunma kapasitesini ve füze sistemlerini bahane ederek gerçekleştirdiği saldırılar, emperyalist stratejinin asıl yüzünü ele veriyor:
"Eğer kendini savunabiliyorsan, bir tehditsin."
İran örneğinde gördüğümüz üzere; füzeler, hava savunma sistemleri veya yerli mühimmatlar, bir ülkeyi işgal etmek veya zayıflatmak isteyenler için kolayca "tehdit unsuru" olarak yaftalanabiliyor. Bu durum bizi şu can yakıcı soruyla baş başa bırakıyor:
Savaş istemeyen bir millet, kendisine tam da savunma gücü üzerinden savaş açıldığında ne yapmalı?
Kendimizi bir an için benzer bir senaryonun içinde hayal edelim.
Bir sabah uyandığımızda, sözde müttefiklerin Türkiye’ye; "S-400'lerin var, yerli ve milli füzelerin (TAYFUN, ÇAKIR, HİSAR) menzili çok uzadı, bu durum bölge güvenliğini tehlikeye atıyor" diyerek parmak salladığını düşünelim. Türk milleti olarak biz barışı özlüyoruz, ancak kapımıza dayanan bu küstahlığa karşı tavrımız ne olmalı?
Burada kritik olan şudur: Barış, ancak onu koruyacak kadar güçlü olanların elinde bir değerdir. Eğer savunma sistemlerinizden vazgeçerseniz, size barış değil, bir "esaret reçetesi" sunulur.
Hüseyin Nihal Atsız, yıllar önce dışarıdan gelen benzer tehditlere karşı kaleme aldığı o meşhur dizelerinde, Türk milletinin barışsever ama asla boyun eğmez karakterini şu sözlerle haykırmıştı:
"Açlar nasıl bir istekle koşarsa aşa,
Türk eri de öyle gider kanlı savaşa.
Hem karadan, hem denizden ordular indir!
Çarpışalım, en doğru söz süngülerindir!"
Atsız’ın bu mısraları, sadece bir meydan okuma değil; barışın savunmasız bir bekleyiş olmadığını anlatan tarihi bir duruştur.
Gazze’de silahsız sivillerin üzerine yağan bombalar, "en doğru sözün" bazen sadece güçlü bir savunma hattıyla söylenebileceğini acı bir şekilde doğrulamaktadır.
Ecdadımızın "Hazır ol cenge, istersen sulh-u salah" (Barış istiyorsan, savaşa hazır ol) düsturu, bugün her zamankinden daha geçerlidir.
Türk milleti için savunma sanayiindeki atılımlar (İHA/SİHA'lar, KAAN, TCG ANADOLU vb.) sadece askeri birer başarı değil, aynı zamanda barışı koruma iradesidir.
Eğer bir gün birileri bizim savunma gücümüzü bahane ederek bize saldırmaya cüret ederse, yapmamız gereken şey; barış idealimizden vazgeçmek değil, o ideali korumak için topyekûn bir direnç göstermektir.
Savaşlar olmasın, coğrafyamız huzur bulsun; bu bizim sarsılmaz inancımızdır.
Ancak Gazze’deki mazlumları koruyamayan cılız bir barış söylemi değil, zalimin elini kıracak çelikten bir irade gereklidir.
Türkiye, kendi savunma sistemlerini geliştirirken aslında dünyaya şu mesajı vermektedir: "Biz kimsenin toprağında gözü olan bir millet değiliz; ancak kendi toprağımıza uzanan eli kıracak kadar da donanımlıyız." Barış, zayıfların sığındığı bir liman değil, güçlüyken adaleti gözetenlerin kurabileceği bir dünya düzenidir.