Tarihini ve medeniyetini bilen bir ilim adamı Başbakanımız ve düşündürdükleri
Cumhuriyet Dönemi, hasretini çektiğimiz ‘Devlet ve Siyaset Adamı’ bulamayıp ‘dağların fare doğurması’na benzetmek mecburiyetinde kaldığımız dönemdi. Ne zaman ki Devletin başına ilim ve fikir sahibi, münevver (aydın) olup Doğu, Batı, İslâm Medeniyetlerini bilen Mü’min Kimliğinin aidiyet hissiyatını kaybetmeyen, aile hayatının önemini de kavramış bir Başbakana sahip olunca da bu Millet, Ümmet şuuru ile beraber İslâmî kavramlara ilgi duymaya başlamıştır. Bu halin devamına dua ederken hissiyatımı okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
Başbakan; kendi kültürüyle yoğrulmuş, tarihini ve medeniyetini bilen şuurlu bir ilim adamı tarzıyla hitabetini süslemektedir. Artık muhatap milletin tamamen kendisidir.
Başbakan; o beyefendi ve nazik insan olarak yeri geldiğinde bir devlet adamı olarak kükremesini de bildiğini göstermiştir. Diyor ki:
“Eğer bu son kalenin mevcudiyetine yönelik bir tehdit söz konusu olursa, yüreğimiz ne kadar muhabbetle doluysa, bileğimiz de o kadar kudretle bezenmiş ve bilenmiştir. Suriye’yi kan gölüne çevirenler bu yaptıklarının hesabını elbet bir gün vereceklerdir. Mazlum Suriye’lilerin âhı herkesin yakasına yapışacaktır. Bizim gönlümüz dünyadaki bütün bütçelerden büyük. Gözler kör olmuşsa gönülleri açmaya çalışıyoruz. 1. Dünya Savaşı’ndan böyle bir zulüm yaşanmamıştır.” Bu kararlılık, içimizdeki aşağılık kompleksi ve tehdit unsurlarına yöneliktir. Dış tehditlere öyle bir gönderme yaptı ki tarih bilgisi olmayanların bunu anladığını zannetmiyorum. Türkiye’nin Başbakanı, bizlere ikaz vazifesini yapabilmek için Londra’dan, Batı dünyasının neredeyse merkezinden insanlığın taa kalbine sesleniyor. Mültecilere yaptığımız ev sahipliğinin mesajını da veriyor. Diyor ki:
“2. Dünya Savaşı’ndan sonra en büyük insani kriz yaşanıyor. Türkiye’de 2,5 milyon Suriyeli sığınmacı bulunuyor. Bu istatistikî bilgiye göre Türkiye, dünyada en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ülke durumunda. Onlar bizim vatandaşlarımız olmayabilir ancak kardeşlerimiz, çocuklarımız, torunlarımız. Biz onları yalnız bırakmayacağız. Milletimle gurur duyuyorum. Biz evlerimizi açtık, okullarımızı, üniversitelerimizi, hastanelerimizi açtık. İşte bu. 21 yüzyılda birileri, vahşete imza atıyor, birileri acılar karşısında vurdumduymazlığa oynuyor ve Türkiye, bizim milletimiz insanlığın sesini haykırıyor. Biz, halkımıza şefkatle, terör örgütüne de kudretle davranmaya devam edeceğiz. Kamu düzenini kim, hangi gerekçeyle tehdit ederse etsin mutlak suretle durdurulacak ve engellenecektir.
İyi ki varsın Türkiye. “Başbakanımız maiyetindeki Bakanları da etkiliyor. Meselâ bir Maliyeci, Avrupa Birliği’nin Suriyeli muhacirler için Türkiye’ye vereceği 3 milyar avro konusundaki demecinde, “Bu mesele para meselesi değil” dedi ve ekledi: “Suriyeli mültecilere yardımlarımız, Avrupa Birliği’nden tek kuruş gelmese de aynen devam edecek.”
Bütün bu minval üzerine olan sözler, bizlerin iman ateşimiz üzerindeki külleri üflememize vesile oluyor. Ebedî hayat, fâni (dünya) hayatı, muhacirler ile onlara hizmet ve paylaşmada örnek olmuş ensarın hayatı, bizleri kendimize döndürüyor. Elimizde avucumuzda ne varsa onu paylaşmaya devam ederiz Suriyeli kardeşlerimizle. Onlardan evvel kendimiz için yaparız bunu. Bir kazadan sağ salim kurtulduğumuzda “Verilmiş sadakamız varmış” diyen bir milletiz. Kendimizi ancak başkalarına yardım ederek koruyabileceğimize iman etmişiz biz Elhamdülillah.
Meselelerimize İslâm anlayışı, idraki ve bakış açısıyla baktığımızda, ‘Suriye, Mısır, Irak, Libya, vs. deki İslam şehirleri herkesin gözü önünde yok ediliyor. Bütün insanlık buna seyirci kalıyor. Medeniyet tahripçilerine karşı sesini yükseltmelidir insanlık. Bu onun hem hakkı, hem görevidir.’ Diye düşünüp şu ilaveyi de yapabiliriz. Hıristiyanlık, kendi başına bir medeniyet olamamış ve oluşturamamış, sadece bir medeniyet unsuru olarak kalmıştır.
Üstad Sezai KARAKOÇ da belki elli sene önce şu teşhis ve tesbiti yapıyor:
‘Ölmeyen Medeniyet, İslâmdır. Kapitalizm, komünizm ve onların bin bir şekil ve kılık içinde ortaya çıkan türevleri, hayat memat tehlikesi olarak karşılarında “Ölmeyen Medeniyet” i görmektedirler. Bilmekte ya da sezmektedirler ki, bu medeniyet içine girdiği köklü krizi atlatır ve yeniden dirilişini yaparsa, sıra kendilerine gelecektir. Afrika ve Asya, onun için bir potansiyel deposudur. O, hakikat, merhamet ve erdem gücüyle yeniden kurulan bir medeniyet fışkırışını getirdiğinde, bizzat kapitalist ve komünist ülkelerde de insanların gönlüne girecek ve insanlığın köklü değişimine sebep olacaktır. İşte bunun içindir ki, şu zayıf anında onu yok etmek çabasına girişmişlerdir. Ruh kurutucu, gönül karartıcı bu sistem ve ideolojiler, insanlara ve ülkelere ne kadar zarar verirlerse versinler. “Ölmeyen Medeniyet”i öldüremeyeceklerdir. Çünkü: Ölümsüzlük, bu medeniyetin özünde olan gizli ve sırrını ancak Allah’ın bildiği bir güçtür. Onlar, bu hakikat medeniyetini ve bu medeniyet hakikatini ne kadar söndürmeye çalışırlarsa çalışsınlar, başarılı olamayacaklardır. İslâm Medeniyeti, bugünkü görünümü ne olursa olsun, özü, teorik yanı, halklardaki saf yaşantısı ve insandaki etkisiyle, medeniyet olma özelliğini taşıyan tek medeniyettir. Bu yüzdendir ki, ona “Ölmeyen Medeniyet” diyorum. Ölmeyecek olan Medeniyet de diyebiliriz. Şahıs kültürünü, eşyaya tapmayı yıkmış, insan ya da eşya tanrılaştırmalarını devirmiş bir medeniyettir. Çünkü o; dil, ırk, renk farkına bakmaz. Çünkü o; insanı insan olarak ele alır; onu sınıflara bölmez. Çünkü o; yalnız bu dünyada değil, ölümden sonra da insandan hesap sorulacağını, hiç kimsenin hesaptan, sorudan kurtulamayacağını, herkesin yaptığından sorumlu olduğunu ilân etmiş ve bin dört yüzyıl, inanmışlarının eliyle bu inancın eşsiz, uhrevî sitesini kurmuş bir medeniyettir. İslâm, değişmez bir medeniyettir. Bu anlamda İslâm Medeniyeti, medeniyetler medeniyetidir. Vahye, Allah’ın birliğine dayanan İslâm Medeniyeti ölmemiştir ve ölmez.’
Uzatmamak için bu kadarla iktifa ediyor, Rabbimden bütün Ümmete ‘İslâm Medeniyeti şuuru’ vermesini niyaz ediyorum.