SEÇİM
Bu seçimi; ülkemin yeniden yapılanması ve kendi halkıyla barışık bir Türkiye’nin atılan temellerinin daha sağlam, yapılan yanlışların yapılmaması, hatalardan dönülmesi, birlik, dirlik ve beraberliğin devamı için bir fırsat olarak değerlendiriyorum. Yangına odun taşıyanlarla yangını söndürmeye çalışanların tercihi. Gündeme oturan her olayı düşünerek değerlendirip ona göre hareket etmek de şart.
Siyasi başarı insan unsurunda düğümleniyor. İnancımız başta olmaz üzere, geleceğe ilişkin umutlarımızı, rüyalarımızı, hülyalarımızı “siyasileştirmek” de bir o kadar yanlış ve aldatıcı bir tavır olur. Cumhuriyet modernleşmesi ve bütün bu süreçte gerçekleşen siyasal gelişmeler, hep uluslararası güç odaklarının yazdığı senaryonun yerli/yersiz aktörler tarafından sahnelenmesiyle gerçekleşmişti.
İnsanımız hep siyasetten ürktü. Sabiteleri olmayan, siyaseti pratik ahlak olarak görmeyen, “siyasi başarı”ya iman eden bir “İslamcı siyaset”in de ne Müslümanlara ne de İslam’a zerrece hayrı olmaz ve olmamıştır. Bu tarz bir siyaset, “başarıya tapan” bir holiganlar zümresi çıkarır. Onların görevi adeta kaliteyi, sorguyu, hesabı-kitabı siyasetten uzak tutmaktır. Samimiyet etkiler. Dinimizin de emridir samimiyet. Siyasî başarı da ondandır.
Siyasete ahlakı ve değeri taşıyacak olan inşa olmuş insanlar, istismarcı bu tipleri görünce siyasetten ürkerler. Vaat ettiği siyaseti kendi nefsi üzerinde uygulayamayan, onu kendinde gösteremeyen, onu kendi iç dünyasına tatbik etmeyen siyasiden ne hayır beklenir? Siyaseti haysiyete, şerefe tercih edenlerin yaptığı siyasetin adını ne koyarsanız koyun, o siyaset arzu edilen bir siyaset olmaz. Yakın siyasi hayata baktığınızda görürsünüz. Tarihi gerçeklere bakıp “mazi-hal-istikbal” köprüsünden geçtiğimizi düşünerek bakmak daha uygundur. Önce son yüz yılımıza, sonra Tanzimat’a kadar siyasi geçmişe ders ve ibretle bakılmalı.
Değer yargılarını siyasi tarafgirliğine kurban edenlerin sabiteleri yoktur. Onlardan siyasete değer katmasını beklemek beyhudedir. Bu duyguları taşırken bir iki hususa temas etmek istiyorum. Seçime giderken ülkeme bakıyorum, birbirine sırtını dönmüş iki ayrı Türkiye görüyorum. ‘Millet İttifakı’nın başındaki zat ve partisi; bu ülkeyi tekrar ele geçirmek isteyen sicili bozuk geçmişini yenilemekten başka hiçbir şey yapmaz. Gençler “tek parti” dönemini bilmedikleri gibi ‘28 Şubat’ı da bilmezler. Çeyrek asır olmuş. Milletin bütün değerlerinin düşmanlığını yapanların seçimlerde milletin karşısına çıkacak yüzü olmayanları unutarak oy sandığına gidemeyiz. Apo’nun araba yakan sempatizanlarını dağıtmakla yetinen polisi başörtülü körpe yavruların üzerine coplarla ve panzerlerle sürmekten çekinmeyen, çocuklarının yemin törenine bile (başörtülü, sakallı oldukları için) alınmayanları nereden hatırlayacaklar. Bankaların içini boşaltıp bütün borçlarını milletin sırtına yıkanları, İHL çıkışlı olduğu için bütün soruları yapsa dahi puanları kırıldığı için üniversiteye sokmamalarını, üvey evlat muamelesi gördüklerini nereden bilecekler. Millet namına hangi özgürlük, insanlık uygulaması için yapılanları iptal için mahkeme kapılarını iptal için aşındıran adamlar milletten oy istiyor. Milletin değerleriyle savaşmanın adını da “millet ittifakı” koydular. Ya o yuvarlak masanın yuvarlak adamlarına ne demeli?
Uluslararası basının bile dile getirdiği; ABD, İsrail, Batı; “bu iktidarın gitmesi için muhalefetin desteklenmesi kararı” nasıl göz ardı edilebilir. Vicdanları nasır bağlamış hiç kimse, anaların ağlamasına üzülmez. Diyarbakır’a gittiklerinde onlarla görüşmeden terörün, zulmün, katliamların siyasi uzantısı partiye gidip pazarlık yapanları da unutmayalım. Samimi, candan, duyuşu, bilişi, dirilişin temsilcisi Cumhur ittifakı. Ezanı susturmayacak, vatanı böldürtmeyecek, bayrağı indirtmeyecek milletin asıl temsilcileri.
Her ulvî şeyin kalpazanı olduğu gibi siyasetinde kalpazanları çıkacaktır. Elbette ki hiçbir değerin kıymet ölçüsü, o değerin istismarcısı olamaz. Ne var ki, bir değerin istismar edilmesi, o değeri temsil iddiasında olanların temsil kabiliyetindeki zaafa delalet eder. İlim ve fikir adamlarının şu tespitleri boşuna mı?
“Faziletli devlet, faziletli siyasetle olur. Faziletli siyaset faziletli toplumla olur. Faziletli toplum ise onu oluşturan faziletli şahsiyetlerin eseridir.
Faziletli devleti ve siyaseti savunan fertlerin kendileri faziletli ve haysiyetli değilse, aksine siyasi tarafgirlikle haysiyet cellatlığı yapmaktan çekinmiyorsa, orada iki şey olur:
1) Balarısı tabiatlılar siyasetten şeytandan kaçar gibi kaçar.
2) Bal arılarının kaçtığı ve yer açtığı siyasete sinek tabiatlı şeytanlar üşüşür.”
Siyaset, bir misyon uğruna yapılır. Misyonu olmayanlar, siyaseti kişisel ve zümreci çıkarlarına kaldıraç olarak kullanan tezgahtarlardır. Bir misyon uğruna siyasete soyunanlar, siyasete atıldıkları yapı misyonunu kaybedince çekilmeyi de bilmelidirler.
Yeni aday olanlar “bismillah” demeyi unutmasınlar. Tabi besmele çekmenin ne anlama geldiğini hatırdan çıkarmadan. (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla’dan başlayarak)
Kısaca neydi o anlam:
* Ne yaptığımın bilincindeyim.
* Yaptığım işi ne adına yaptığımın bilincindeyim.
* Geldiğim noktaya kimin sayesinde geldiğimin bilincindeyim.
* O’nun sayesinde başladığım bu işi başarıyla tamamlamam için O’nun yardımına muhtaç olduğumun da bilincindeyim.
* Her şey için bütün “teşekkürüm” O’nadır.
* Hayatımda O’nsuz bir alan ve O’na rağmen bir başarı tasavvur edemiyorum.
Bu anlamı herkes deruni düşünüp iç dünyasına dönerek çoğaltabilir.
Davasını unutmayıp siyaseti, amaç olarak değil, araç olarak görüp, girerken ki haliyle girdikten sonraki halinde değişiklik olmayacak, Peygamberler dahil herkesin hesap vereceği O “Mahşer Günü” de unutulmayacak olanları Allah muvaffak etsin. Şerlilerin ‘zillet İttifakı’na da fırsat vermesin.







