Okuduğumuz ayetlerin manasını öğrenip amel edelim (1)
Okuduğumuz ayetlerin manasını öğrenip amel edelim (1)
YAŞAR DEĞİRMENCİ
Ayet ve hadislerle amel, bizi istikâmet üzere tutar.
Hayatımızı kuşatan, yaşayan/yaşatan, özenilen iyilikleri çoğaltır. Müslüman/Mümin şahsiyetiyle hareket etmek, dinimizi her hâl ve şartta yaşanır kılar. Dindarlık da her hâl ve şartta dinimizin yaşanması insanımızı ümitsizlikten kurtarır. Kalabalıklar içinde yalnızlığa mahkûm edilen insanımız hayata döner.
Ankebût Suresi’nin 46. âyetinde şöyle buyurulur:
Önceki vahiylerin mensuplarıyla tartışırken, haksızlık etmedikleri zulmetmedikleri sürece en güzel yol ve yöntemden başkasına itibar etmeyin. Ehl-i Kitap ile en güzel şekilde tartışın/mücadele edin. Kitaba göre hareket etmeyen kimselerle aşırı gidip haksızlık yapmadıkları sürece, en güzel şekilde tartışın ve deyin ki:
“Biz bize indirilene de size indirilene de iman ettik, inanmışız; bizim de sizin de ilâhınız bir ve tektir; evet biz hepimiz, O’na gönülden kayıtsız şartsız teslim olmuş kimseleriz.”
Bu âyet, şu soruları cevaplandırır: 1. Müslümanın, genel olarak “öteki” özel olarak da Ehl-i Kitap ile ilişkisi hangi ilke üzerine inşa edilmelidir? 2. Belirlenen ilişki biçiminin istisnası olabilir mi? 3. Onlarla dinî konularda konuşup tartışırken nasıl bir söylem kullanılmalıdır? Birincisi ilke, ikincisi istisnâî durumlar, üçüncüsü de yöntem hakkındadır.
Âyette, Ehl-i Kitap ile ilişkilerde genel ilke olarak şu belirlenmiştir: İçinde bulunulan durum ve şartlara göre “en güzel muamele” ne ifade ediyor ve ne gerektiriyorsa onu yapmak. En güzel muamele, bazen onlara İslam’ı tatlı dille ve sağlam delillerle anlatmak olur bazen Yahudi veya Hıristiyan bir arkadaşınıza ya da komşunuza güzel bir hediye vermek olur bazen de onun bir acısını veya sevincini insan olmanın gereği olarak paylaşmak olur. Burada önemli olan şudur: Müslüman, hangi milletten ve dinden, hangi kültürden ve coğrafyadan olursa olsun tüm insanlarla barış ve huzur içinde yaşamayı önceleyen insandır. Böyle bir duruşun gerekçeleri olarak şunlar söylenebilir: Birincisi, tüm insanlar Allah’ın kullarıdır. O, dünya hayatında Rahmâniyeti gereği tüm kullarına merhametiyle muamele etmek ister, tüm kullarına rızık ve nimet ihsan eder. Kulları arasında barış ve huzurun hâkim olmasını ister. Dolayısıyla kendisine tevhid üzere iman eden kulları ile yanlış itikatlara sahip kullarının barış ve huzur içinde yaşamasını murad eder. İkincisi; bugün Hıristiyan, Yahudi veya başka bir inançta olan birisi yarın Müslüman olabilir. Tarihte de günümüzde de bunun sayısız örneği vardır. Müslümanın amacı, insanları kaybetmek değil kazanmak; ötekileştirmek değil yakınlaştırmak olmalıdır. Güzel bir davranış, ufak bir jest ve tatlı bir dil, hiç beklenmedik bir anda Müslüman olmayan bir insanın, insanlığınızdan etkilenip iman edip hidayet bulmasına sebep olabilir.
“Öteki ile ilişkide belirlenen ‘en güzel biçimde muamele etmek’ ilkesinin istisnası var mı?” sorusu, âyetteki “zulmedenleri hariç” ifadesiyle cevaplanmıştır. Buna göre, Müslümanın temel ilkesi insanların barış ve huzur içinde yaşamasına katkı sunmaktır. Bu sebeple “öteki” ile de barış ve huzur içinde yaşamayı amaçlar lâkin “öteki” rahat durmaz, hadsizlik, haksızlık ve zulüm ederse o zaman Müslümanın da dinini, vatanını ve nefsini müdafaa etme hakkı söz konusu olur.
Kur’ân-ı Kerîm’de ise ilke olarak sivil ilişkilerde haksızlığa uğrayanın, intikam yerine, kendisine haksızlık yapanı affetmesi bir erdem olarak görüldü. Bu buyruk, Hz. Peygamber’in putperestlere karşı tutumunun nasıl olması gerektiğini açıklamaktadır. Daha genel olarak, bu ayetle Yüce Allah Peygamber’e ve Müslümanlara, insanların ahlâka aykırı tutumları konusunda affedici olmalarını emretmiştir.” “Ehl-i Kitap ile din ve inanç hakkında konuşurken nasıl bir yöntem izlemeli ve söylem geliştirmeli?” sorusunu da âyet çok özet ama çok anlamlı bir ifade ile cevaplıyor. Görüldüğü üzere bu sözleri söyleyen kişi, sadece kendi inancını ortaya koyuyor, karşısındakini rencide etmiyor bilakis onunla ortak noktalar arıyor. Böylece bu mübarek âyet, dinî tartışmalar ve dinî diplomasi hakkında zımnen çok önemli bir uyarıda bulunuyor. O da şudur: Bir tartışmada karşı tarafı rencide edecek şekilde inandığı değerleri aşağılamak veya kötülemek, karşı tarafın size olan nefretini artırmaktan başka bir işe yaramaz. Nefret, nefreti doğurur ve nefretin hâkim olduğu bir yerde insanlar asla birbirini dinleyemez. İlmî ve dinî tartışmalarda doğru olan, sağlıklı bir iletişim ve diyalog kurabilmektir. “Diyalog” kavramı ülkemizde son yıllarda maalesef istismar edilip yanlış kişilerin elinde yanlış mecralarda kullanıldığı için onu kullanmaktan çekinir hâle geldik ancak Kur’an’ın “öteki” ile ilişkilerde öncelikli tavsiyesinin “sağlıklı bir diyalog” kurmak olduğunu unutmamak gerekir.
(Devamı Pazar günü İnşaallah…)