--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

‘Kutlu Doğum Haftası’ münasebetiyle

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Her geçen günde, her yaşanan olayda, her açmazımızda, her çıkmazımızda Rasulüllah Efendimizin tebliğine, irşadına ihtiyacımız olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz. Kur’an ve onun pratiği, konuşanı, yürüyeni, hareket edeni Peygamber Efendimiz, güce, kula ve eşyaya, dünyaya kul olmak istemeyen her onur sahibinin aradığı tek sahici kapıdır.

Bugünlerde Kutlu Doğum heyecanı yaşanıyor. Her yerde kutlamalar, sempozyumlar, paneller yapılıyor. Televizyonlar birbiri ardına programlar yayınlıyor. Mevlitler okunuyor, güller dağıtılıyor. Herkes O’nu en güzel şekilde anmanın peşinde. Peygamber Efendimizi anlamaya, onun sünnetini çağa taşımaya, O’nun izini sürmeye en muhtaç olduğumuz dönemde ‘anma’yla başlayan hafta artık ‘anlama’ya dönüşüyor. Her ne kadar heyecan ağırlıklı, tören havası estiriliyorsa da gündemde Peygamberimizin oluşu, direk veya dolaylı olarak hep O’ndan bahsedilmesi, ilmi toplantılar yapılıp Peygamberimizin çeşitli yönleriyle incelenmesi, bugünün insanlığının meselelerine ‘peygamberî soluk’la çareler aranması, daha güzel faaliyetlerin yapılacağı hususunda ümit veriyor. 

Her geçen günde, her yaşanan olayda, her açmazımızda, her çıkmazımızda Rasulüllah Efendimizin tebliğine, irşadına ihtiyacımız olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz. 

Gitgide ilkesizleşen, gücün ve güçlünün zorbalıkla sözünü dinlettiği bir dünyada zulmün, ahlaksızlığın, güvensizliğin yayıldığı bir ‘cinnet toplumu’nun oluşturulduğu karanlıklardan ancak Peygamberimizin rehberliğinde vahyin inşa ettiği insanla aydınlığa çıkabiliriz. 

Kur’an ve onun pratiği, konuşanı, yürüyeni, hareket edeni Peygamber Efendimiz, güce, kula ve eşyaya, dünyaya kul olmak istemeyen her onur sahibinin aradığı tek sahici kapıdır. Ahlaksız ve manasız ‘cinnet uygarlığı’nın krizden krize sürüklediği insanlığı bu krizden kim kurtaracak? Teknolojinin, paranın, şanın, şöhretin, şehvetin insanlığın dengesini bozduğu asrımızda yerinden koparılan değerleri yerine kim koyacak? Toprağın yerini ziftin ve betonun aldığı bir çevreye rengini kim verecek? Dünyevîleşmeyi mükemmellik olarak görerek tabiatın çirkinleştirdiği yüzü kim güzelleştirecek? İnsana, Allah’ı ve dünyanın faniliğini unutturanlara ‘ebedî hayat’ gerçeğini kim haykıracak? Kendini dev alışveriş merkezleri, stadyumlar, eğlence merkezleri ile ‘seküler bir hapishane’ içine kapatan insanlığı kim hürriyetine kavuşturacak? Bizi gökyüzüne hasret bırakan binaları, küresel sermayenin gökdelenleri, mahalleyi, konu-komşuyu unutturan ‘kast sistemi’ yapılaşmanın kim farkına varacak?  İnsanımızı âdeta boğan nefes aldırmaz hale getiren ‘vahşet’ yapılanmaya kim mani olacak? Boşanmaların artıp, evliliklerin azaldığı, toplumda aile-yuva deyip ‘eve-yuvaya dönüş’ü kim başlatacak?

O’nun ilk sıfatı “Emin”di. O “Aldatan bizden değildir,” demişti. O önünde heyecandan titreyen birine, “Sakin ol! Ben kral değilim. Kureyş Kabilesi’nden kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!” diyordu. Güçsüzlere merhametliydi; “Hastayı ziyaret edin, açı doyurun esiri kurtarın!” diye seslenmişti bütün zamanlara. Hayvanlara merhametliydi; aç bir devenin sahibine, “Konuşamayan bu hayvana bakarken Allah’tan kork!” diye gürlemiş, susuz köpeğe su içiren bir günahkârın cennete girdiğini haber vermişti inananlara. Ağaçlara merhametliydi, bir ağaç dalının kırılmasına bir otun yok yere koparılmasına razı olmamıştı kalbi. Düşmanlarına karşı merhametliydi; Mekke’nin fethinde kendisine yıllarca kötülük yapanlara şöyle seslenmişti bineğinin üstünden: “Hepiniz serbestsiniz!” 

“Ben hüzünlerin peygamberiyim!” itirafında bulunan o Ufuk İnsan, ağlamayı, üzülmeyi, sızıyı, sancıyı, derdi öğretti bize. Derdimizi sevdirdi. Sancısız yaşanmayacağını anlattı. Bizi kendimize getirdi, mahmur gözlerimizi açtı. Bu sevgisiz topluma, insanlığı yürekten sarsan muhabbet dersine o kadar ihtiyacımız var ki… 

Bir arkadaşı annesini şikâyet etmişti O’na, “Kötü huylu” demişti öz annesine. O razı olmamıştı bu söze. “Seni dokuz ay karnında taşırken kötü huylu değildi!” demişti, hatırlamaya davet ederek. Arkadaşı ısrar ediyordu düşüncesinde, “Ey Allah’ın elçisi! Gerçekten kötü huyludur annem!” “Ama seni iki sene emzirirken kötü huylu değildi!” dedi hemen O. Adam tatmin olmamıştı. Annesini kötülemeye devam edince, “Senin yüzünden uykusuz kalırken kötü huylu değildi!” dedi ona Elçi. Sonunda dayanamayıp, “Ama ben de karşılığını ödedim!” deyince dostu, “Ne yaptın?” diye sordu O en hayırlısı insanların. “Sırtımda taşıyarak hac yaptırdım!” dedi adam. Belli ki eğitmesi gerekiyordu arkadaşını. O güzel öğretmen, şu cümleyle noktayı koydu konuşmasına: “Bir tek doğum sancısının bile karşılığını ödemiş olmadın!” 

Ayıplarını insanların yüzüne vurmazdı O. Kıtlıkta aç bir adam bir bahçeden hurma toplayıp yemiş, bunu gören bahçe sahibi adamı dövmeye kalkmıştı. Manzaraya şahit olan Peygamber Efendimiz, bahçe sahibine şu unutulmaz sözle hitap etmişti:

“O cahildi, sen ona öğretmeliydin. O açtı, sen onu doyurmalıydın!” diyordu. 

 “Gevşemeyin, üzülmeyin, inanıyorsanız mutlaka üstünsünüz” âyeti, yüreklerde bir inşirahtı, sevinçti, fetihti. Dar bir mağaraya sıkıştırıldıklarında, birbirine sokulmuş iki dost, “Lâ Tahzen! İnnallâhe me ana! Üzülme, Allah bizimle beraberdir” ikliminde her hal ve şartta Allah’a güven duydular. Ya biz! Bizim gerçek yıkılışımız, yüreklerimizin yıkılışıdır. Orayı kollamak gerekiyor. Orası Allah’a yakınsa, orası Allah’a açıksa, orası Allah sevgisi ile doluysa, orası Allah’a aitse ötesi için endişeye mahal olmamalı. Çünkü hepimiz Allah’a aitiz ve O’na döneceğiz…

Bir camide omuzlarını kardeşinin omuzlarına dayamış, dert ortağı bir cemaat. Bedenlerin değil; ruhların, dertlerin, sancıların, hassasiyetlerin, sürurların birleşip hepimizin “bir vücut gibi” olduğu cemaat “Kutlu Doğum”un müjdecisi olsun. 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle