Kıble merkezli bir hayat inşa edelim!
Kıble merkezli bir hayat inşa edelim!
YAŞAR DEĞİRMENCİ
Modern hayat tarzında en büyük kayıplarımızdan biri sohbet kültürümüz oldu. Fizikî olarak bir arada olsa da duygusal olarak “birlikte” değil. Ona “ilgi” göstermiyor. Modern hayat bizlere rahat ettirecek çok şeyler verdi; fakat hayatımızı huzurlu kılan birçok şeyleri de bizlerden götürdü. Modern insanlar fiziksel olarak bir arada yaşıyor; mesela aynı otobüs veya metro durağında onlarca, yüzlerce insan bir arada bulunuyorlar. Fakat duygusal, ruhsal olarak birbirine kapalı dünyalardalar. Halbuki eskiden insanlar uzaklarda bile yan yanaymış gibi ilgilenirlerdi birbiriyle. Yani eskiden hayatlar daha insanî idi.
İnsan duyarlılık ve duruşu ile değerlidir. Duyarlılığını kaybeden, duruşunu bozan insan eşreften esfele savrulur. İşte insanoğlunun en acı hüsranı; duyarsızlık, umursamazlık.
Aynı zamanda insanın kendisine verdiği en büyük zarar, umursamazlık. “Boş verme, nemelazımcılık” mantığı insanımızı sıradanlaştırıyor. Olumsuzluklar karşısında “bir şey olmaz” anlayışının da insanı nasıl değersizleştirdiğini görmekteyiz. Zulmü umursamayan Müslümanlar zamanla zalimler tarafından yönetilir hale geliyorlar. Allah’ı ve Ahireti unutan, kulluk sorumluluklarından kopan duyarsız Müslümanlar, hayatın anlam ve amacından hızla uzaklaşıyorlar. Arzular öne çıkınca, bireysel çıkarlar konuşunca; ilkeler, ölçüler, değerler, doğrular, kutsallar devre dışı kalıyor. Arzu ve isteklerin, heva heveslerin hâkimiyeti başlayınca hassasiyetler köreliyor. Konfor, kariyer, kapitale bağlı kompleks ve kaprisler kulluk ve kardeşliği tehdit ediyor. Müslümanların dertleriyle dertlenmeyenler kişisel ikbal peşindeler. İnsanların acı ve ıstıraplarını umursamayanların, insanlık sefaletine şahitlik ediyoruz. Zulme uğrayanların çığlığını duymazdan gelen, merhamet damarları tıkalı, yüreği nasırlaşmış, çağın “umursamayan insanı” yeryüzünün en büyük dramı. Gazze’de yaşananlar karşısında kahredici suskunluk ve umursamazlık, merhamet ve insaniyet testinde sınıfta kaldığımızı gösteriyor. Yaşanan insanlık trajedisi karşısında susan herkes suç ortağıdır!
Mesafelerin kısaldığı, iletişimin kolaylaştığı bir zamanda hiç olmayacak kadar bir yalnızlığa sürüklendi insan. Kalabalıklar içinde yalnızlık. Mahalle, cemaat, aile bireyin sığınağıydı. Samimiyet, insanlığın adresiydi. Modern zihniyet insanı insandan uzaklaştırıp eşyaya esir kılıyor. Eceli belirleyenin Allah olduğunu, rızkı, şifayı verenin Allah olduğunu, eve huzur, kazanca da bereket verenin, onu bütün bela ve musibetlerden koruyacak olanın da Allah olduğunu unutan, kendini müstağni gören, para, güç ve imkânlarıyla her şeye sahip olabileceğini zanneden Müslüman, dünyevileşme hastalığından âcilen kurtulmalıdır.
Dünyayı değiştirmek için yola çıkan Müslümanların nasıl da dünyaya daldıklarına ve değiştiklerine hayret ettiğimiz günlerden geçiyoruz.
Bütün ezilenlere, sömürülenlere, haksızlığa ve adaletsizliğe uğrayanlara, evini geçindiremeyenlere, işsiz kalanlara, faiz ve borç batağına düşenlere, günahlardan kurtulamayanlara, boşanmanın eşiğine gelenlere, çocuklarına söz geçiremeyenlere, psikolojik buhran yaşayanlara yani; bütün umut bekleyenlere umut olabilecek, toplumun her kesimine dokunabilecek bir davete ihtiyacımız var. Sevdiren ve nefret ettirmeyen bir dilin hâkim olduğu bir davete ihtiyacımız var. Tebliğ ettiklerini temsil edebilen, hâl ile örnekliği esas alan, eylem ve söylemleri çelişmeyen, ahlâkıyla, adaletiyle, aile hayatıyla, siyaseti ve ticaretiyle örnek olan davetçiler tarafından sunulacak bir davete ihtiyacımız var.
Allah’a zamanınızın birazını veremeyecek kadar cimriyseniz, gelecek size daha da cimri olacağıızı gösterecektir. Gayret zamanıdır, bu ibadet zamanıdır, bu dava zamanıdır, bu harekete geçme zamanıdır! Öyleyse, İslam’a dönmek elimizde.
İslâm’ı hayat tarzı olarak yaşayalım. Öğrenelim, uygulayın, ona davet edelim. Nefes alıp verdiğimize göre bu fırsatı kaçırmayalım. Allah’a dönmek ve O’na ibadet etmek için davamızı arkadaşlarınıza ve ortaklarınıza, tanıdıklarınıza ve tanımadıklarınıza anlatmak için beklemeyelim, terk ve tehir etmeyelim.
Güç ve kudret sahibi Cenab-ı Allah’tır. Maalesef bu bilinç ve şuur, süper güçlere yardakçılık yapan Müslümanların zihinlerinden kaybolmuştur. Hâlbuki Allah, bir şahıs, bir grup ya da bir ümmet ne kadar az ve ne kadar zayıf olursa olsun kendi yolunda mücadele ettikleri takdirde onları zafere ulaştıracağını vaat etmiştir. Yeter ki “Hayye ale’l-felâh” yani “Haydi kurtuluşa” davetine icabet edelim. Bu bir çağrıdır. Bu bir uyarıdır. Bu bir silkiniş çağrısıdır. Ama biz başka kurtuluşlar arıyoruz. Daha çok para, daha çok eğlence, daha çok beğeni. Unutmayalım: Çarşılar kapanır, ışıklar söner, müzik susar, alkış biter.
Şu “Rabbin kimdir?” sorusuna hayat tarzımızda yaşadıklarımız cevap veriyor mu?
Ezanın, Rabbimizin davetine icabet edip camiye koşmamamızın pişmanlığı hiçbir eğlenceyle telafi edilemeyecek. Sadece; kalplerimizi yeniden diriltmek için camilere dönme vaktidir. Kıble merkezli bir hayat inşa edelim.