İnsanımız bu kadar yozlaşmamalıydı
Yılbaşı gecesi varlığı İslâm’a borçlu olan insanımızın ürpertici halini görünce endişeli ve tedirginlik içinde “bu toplumun hali ne olacak?” diye düşünmeden edemiyorum.
İnsana yerini, konumunu, kimliğini, yükünü omuzlarında taşıma şuurunu koruyan tek insan tipi Müslümanların düştüğü/düşürüldüğü şu vaziyet içler acısı.
Müslümanların da dünyanın da İslâm’a ekmek kadar su kadar ihtiyaç hissettiği gerçeğini görebilmelerinin bu kadar zorlaştığını yılbaşı gecesinde daha iyi anlıyorsunuz. Dünyanın nereye gittiğini, nasıl bir yok oluş felâketinin eşiğine sürüklendiğimizin farkında değiliz.
Bütün toplumların aynı seküler, sefih, ruhsuz, popüler kültürün yıkıcı taarruzlarına maruz kaldığının bir başka tecellinin yaşandığı gece bu! Düşünme, anlama, idrak melekelerini kaybetmiş bu toplumun zihni, yürekleri, ruhu kısaca iç dünyası işgal edilmiş. Ruhsuz bir dünya tablosunu görüyorsunuz.
Dine dayalı kutsala yer verilmeyen, hazlara dayalı din-dışı kutsallıkların esir aldığı insanlık; hız-haz-hırs üçgeninde arzu ve isteklerinin kulu/kölesi olduğunu fark edemez. Dünyanın İslâm’a şiddetle ihtiyaç duyduğu, salgını bile İslâm’ın temizlik anlayışı ve korunma usulleriyle yenmeye çalıştığı, yardımlaşmada, dayanışmada, dünyaya örnek ülkenin yılbaşı çılgınlığı hasta toplumun fotoğrafı.
Maddi manevi yaşadıklarımızdan ibret almayan, ders çıkarmayan, olanların olmaması için hiçbir gayret göstermeyen insanımız, bu duruma getirildi. Düşünmeden yaşamanın güzel bir tarafı olamaz. Düşünmeden yaşamak, sürüklenmekten farksızdır. Yılbaşı kutlamaları, bu “düşünmeden yaşama”nın en çarpıcı tezahürlerinden biri. Yeni yılın havâiliğini iç-dış dünyaya, hayata bakışımızın belirticisi olduğu için tenkit ediyoruz.
Buradaki meselemiz, “tarih-takvim” konularıyla doğrudan ilgili değil. Hayatımızın bütünüyle ilgili. Para, silah, gösteriş-lüks, bencillik, saldırganlık ve bir dizi buna benzer ihtirasın sonuç noktası: Yozlaşma. “Yılbaşı kutlamaları” da bu yozlaşmanın başka bir belirtisi.
Bir yılın tamamlanması, insanı düşünceye sevk etmeli. Nasıl geçti bu bir yıl? Gelecek yıla nasıl başlıyoruz? İnsan fıtratı, zamanın akışına böyle bakacak bir yapıdadır. Normali budur. Güneş batarken birinin “yaşasın, güneş battı” diyerek, oynamaya, zıplamaya, kahkaha atmaya başladığını görseniz nasıl karşılarsınız? Yıl biterken aynı şeyleri yapanların hali bundan farklı mıdır?
Otur, düşün be mübarek adam! Ömründen bir yıl daha gitti. Ne yaptın bu yılda? Kimler kaldı geride? Sen bundan sonra ne yapacaksın? Bu hayatın mânâsı ne? Sen o mânâya uygun mu yaşıyorsun? Yanındakiler, etrafındakiler, nasıl yaşıyor? Sorumluluğun, mutluluğun icapları nedir?
Zamanı-ömrümüzü değerli kılan mânâlardan uzak kalırsak, hastalıklı yapıya bulaşmışız demektir. Bir 24 saat yaşıyorsun ama günü gün gibi, geceyi gece gibi, ay’ı ay gibi, yılı yıl gibi yaşamıyorsan, iraden ve şuurun nefsânî zaaflar yüzünden “düzenleyici-yön verici” zenginliğini de kaybetmiş.
Şartlar çok ağır, ciddi bir geçim sıkıntısı yaşanıyor. Dekor değişti ve parlaklaştı. Ama o değişen dekor içindeki sıkıntılar daha da arttı. En büyük taklit, sonunun mutlak felaket olduğu bilinerek yapılan taklittir. Taklit; kimliği, kişiliği kaybetmektir. İç ve dışta yaşadığımız çeşitli bunalım sebepleri var.
Düşünülecek çok sarp meselelerin içindeyiz. Ama “yılbaşı” bazılarına bunların hepsini unutturuyor! Bizim mi bu hayat? Biz bu muyuz? “Kendimizi unuttuk” itirafının işareti mi yoksa bu? Cemil Meriç’in güzel bir sözü var: “Düşen tutunacağı dalı seçemez” diyor. Bir bakıyorsunuz insanların yarısı ağlıyor, yarısı oynuyor yahut insanlar ya ağlıyor, ya oynuyor. Oynayanların çoğu da ağlamamak için oynuyor.
Böyle bir psikoloji içinde bulunmamız, bizi biz yapan değerlerimizin kaybından. Habire savrulduk ve hâlâ savrulmaya devam ediyoruz. Her kazandığımızı ruhumuzdan verdiklerimizle ödettiler. Yakamızı paçamızı bırakmadılar. Sevgiyi-saygıyı, merhameti-şefkati reddeden hayat tarzlarının icbarıyla ruh dünyamızı kan-revan içinde bıraktılar. Kendi kendimizin hem zâlimi, hem mazlumuyuz.
Bu duruma oturup ağlamaz mısınız? Bazı insani çöküşler, hayvanda bile görülmez, bazı insani yükselişlere ise melekler bile erişemez. Beyinler uyuşmuş, ruhlar iğdiş edilmiş, neresinden tutsanız elinizde kalıyor. İdeolojik bakmıyorum. Tamamen insanımızı düşünerek değerlendirme yapıyorum.
İnsanımız bu kadar yozlaşmamalıydı. Bu hale düşürülmemeliydi. Her “yılbaşı kutlamaları”nda bütün bu acınası haller ortalığa saçılıyor. Bu meselenin kökünde de iman ve ahlak buhranıyla yaşanan kimlik ve kişilik meselesi var. İnsanımızı abluka altına alan ‘dijital işgal’ insanımızı TV-bilgisayar-internet-magazin ağına düşürdü.
Kimlik bunalımı’mız, ‘varlık bunalımı’na dönüşüyor. Kendi değerlerimizden uzaklaşma davetlerini ninni gibi dinlersek, ikaz sarsıntılarını beşik sallantısı gibi yorumlarsak, uyanmama inadını her şeye rağmen sürdürmekten vazgeçmezsek ‘hastalığından habersiz hasta’ durumunda oluruz. Evet, sevgi-saygı-tahammül-anlayış-iz’an-insaf-idrak. Kişiliğe-kimliğe-şahsiyete saygı. Hepimizden beklenen de bu değil mi? Yılbaşına kalıcı bir maya notu olan “sünnet tarifi” ile yazımı bitirmek istiyorum.
Peygamberimizin sergilediği hayat yani sünnet; bize iki kanaldan gelmiştir. Bunlardan biri pratik sünnet (amelî sünnet) diğeri sözlü rivayet şeklidir ki bunlara da hadis diyoruz.
Sünnet; Rasulüllah’ın Kur’an-ı Kerim’i esas alarak hayatın her alanını (inanç, ibadet, eğitim, hukuk, ekonomi vs.) kapsayacak şekilde ortaya koyduğu bir model ve dünya görüşüdür.
Allah Resulünün İslâm’ı anlama ve hayatın her alanına tatbik etmede teorik ve pratik (sözlü veya uygulamalı) olarak ortaya koyduğu bir düşünce ve hayat tarzıdır.
Peygamberimizin hayatı, bir kalıp, bir şablon değil, bir nümune, emsal, örnek olarak ele alınıp değerlendirilmesidir.
Sünnet şuuruna varmak sadece giyim-kuşam gibi davranışlarını taklit değil, sünnetten ilham alarak Müslümanın bir dünya görüşüne sahip, Rabbimizin razı ve memnun olduğu, hayat tarzını ortaya koymaktır. Sünnet, Kur’an-ı Kerim’den sonra ikinci kaynağımızdır. Kur’an’ın hayata aktarılmış şeklidir.
En büyük sünnet Peygamberimizin ahlakıdır. Hayat tarzımız bu ahlakla beslenmelidir. Her dönemde, her hal ve şartta da kurtuluş buna bağlıdır.







