--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Dinimiz hayatımızdır! (1)

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Müslümanın dinle irtibatı, sadece Kur’an’la da sınırlı olmayıp, Kur’an’ın çözüm getirmediği konularda Kur’an’ın en yetkili yorumcusu ve ilk uygulayıcısı olan Peygamber Efendimiz’in Sünnetine de başvurması gerekmektedir

Yaşadığımız çağda, Müslümanların büyük bir çoğunluğu, dinin ciddiyetini ve önemini tam olarak henüz kavramış değillerdir. Din hakkında yaygın olan kanaat, onun birtakım ahlaki emirler ile bazı ibadetlerden; namaz, oruç, zekat, hac, dua, Kur’an okumak, hatim indirmek gibi hususlardan ibaret olduğudur. Bir Müslümanın dinle ilgisi, genellikle bunlarla sınırlı kalmakta, öldükten sonra kılınan cenaze namazıyla da bu münasebetin son halkası tamamlanmaktadır.

Halbuki sahabenin din anlayışının bunlarla sınırlı olmadığı, aksine çok daha geniş bir alana, yani insan hayatının her alanına, her yönüyle şamil olduğu anlaşılmaktadır. Müslümanın, her türlü davranışını düzenlerken Kur’an’a ve Sünnete başvurması gerekir. Müslümanın dinle irtibatı, sadece Kur’an’la da sınırlı olmayıp, Kur’an’ın çözüm getirmediği konularda Kur’an’ın en yetkili yorumcusu ve ilk uygulayıcısı olan Peygamber Efendimiz’in Sünnetine de başvurması gerekmektedir. Bunun için her Müslümanın gücü, imkanı ve bilgisi nispetinde Peygamberimizin Sünnetini, yani peygamber modelini öğrenmeye çalışması, onun dini görevlerinin başında gelir. Hiç şüphe yok ki, ilk öğrenilmesi gereken şey, bu modelin din anlayışının nasıl olduğudur. Kur’an’ın tercümanı olarak bilinen İbni Abbas (r.a): ‘Din, dört kısımdır’ diyerek tasnif yapar. 1-Akaid 2-Ahlak 3-İbadet 4-Muamelat. Bir Müslüman, bu dört hususa riayeti ile dini yaşar. Yine bazı âlimler, dinin insanın dört boyutuna hitap ettiğini beyan ederler: 1- Duyma, inanma: İman 2- Düşünme, bilme: Marifet 3-Yapma: İbadet 4- İfade etme: İkrar

Dikkat edilirse Din, hayatın tamamında, insan fıtratının her özelliğinde vardır. Boşluk bırakmaz. Sünnet de iyi anlaşılmalıdır. Sünnet; söz ve şekilden ziyâde hikmet/ruh/ilke/mânâ ve gaye ile anlaşılmalıdır. Kur’an’ın pratiği veya hayata aktarılışıdır. Peygamber Efendimizin, Kur’an-ı Kerim’i esas alarak hayatın her alanında; inanç-ibadet-eğitim-hukuk ve ekonomi vs. gibi konuları kapsayacak şekilde ortaya koyduğu bir model ve dünya görüşüdür, yaşayış tarzıdır. Allah Rasulü’nün İslam’ı anlama ve hayatın her alanına uygulama, teorik ve pratik olarak ortaya koyduğu bir düşünce ve hayat tarzıdır. Dinimizi yaşarken örnek alacağımız Peygamberimizin Hayatı, bir kalıp veya şablon değil, bir nümune/emsal/örnek model olarak ele alınıp değerlendirilmelidir.

Sünnet anlayışımız da, sadece geçmişin bir tekrarı olmamalı, asrımızdaki İslam toplumlarının karşılaştığı problemleri çözmede yol gösterme (kılavuz ve rehber) fonksiyonu taşımalıdır. Dinimizi yaşayıp yaşamadığımız, kendi koyduğumuz ölçülerle değerlendirme yapma yerine, halimizi Kur’an ve Sünnet’e arz etme ile anlaşılır. Bu sayede, Rabbimizin razı olduğu hayat tarzını ortaya koymuş oluruz. Kınayanların kınamasından korkmadan, mazeretlere sığınmadan, yaşayamadığımız hususlarda kabahati zamana yüklemeden...

Bu hususa açıklık getirecek önemli bir uygulamayı İmam-ı Gazali Hazretleri İhya’da ‘Mağrurlar ve Fırkaları’ bahsinde çok önemli tesbitlerde bulunur. Der ki: ‘Bir fırka da, helal kazancını yoksul ve muhtaçlara verirken, halkın bulunduğu yeri ve fakirlerden aldığını herkese söyleyeni tercih ederler. Gizli ve saklı yerlerde vermezler ve aldığını söylemeyen fakirleri nankörlükle itham ederler. Çok defa komşularını açlık, sefalet ve ihtiyaç içinde bilip bırakırlar da servetlerini tekrar tekrar hacca gitmekle hac yolunda harcarlar. Çünkü bunu herkes görür ve bilir. Bunun için İbn Mes’ud; “Ahir zamanda sebepsiz, yani farz olmadığı halde hacılar çoğalır, yollarda yaptıkları ticaretleri ile hac işi onlara kolay gelir ve kazançları çoğalır. Ecirden mahrum ve sevaptan soyulmuş olarak geri dönerler. Kumlu ve susuz çöllerde binitleri onları dolaştırır da yanı başındaki komşusunun hal ve hatırını sormazlar.

Ebu Nasr et-Temar anlatıyor: “Adamın biri hacca gitmek üzere Bişr b. El –Haris’e vedaya geliyor ve Bişr’e:

- Ben hacca gidiyorum, bir emriniz var mı? Der. Bişr:

- Ne kadar harçlığın var? Diye sorunca, adam:

- İki bin dirhem harçlığım var, diye cevap verir. Bişr:

- Hacca gitmekle zühdü mü, yoksa Kâbe’ye olan aşkını mı, yoksa Allah rızasını mı kastediyorsun? Diye tekrar sorunca, adam:

- Allah rızasını kastediyorum, der. Bunun üzerine Bişr:

- O halde evinde dururken peşin olarak Allah rızasını kazandıracak bir şeyi sana söylersem, yapar mısın? Der. Adam:

- Evet, yaparım deyince Bişr:

- O halde sen bu iki bin dirhemi, borcunu ödeyemeyen bir fakire, yiyeceği olmayan bir yoksula, nüfusu kalabalık, geçimi dar olan bir aileye, yetimi sevindiren bir yetim bakıcısına ve bunlar gibi on kişiye yirmişer dirhem ve hatta istersen hepsini bunlardan birine ver. Zira Müslümanı sevindirmek, düşkünlere el uzatmak, sıkıntıyı gidermek ve zayıflara yardım etmek, nafile olarak yapılan yüz hacdan daha sevaptır. Kalk da dediğim gibi yap. Şayet böyle yapmak istemiyorsan asıl kalbinde olanı bana söyle, dedi. Adam:

- Doğrusu kalbimde hacca gitmek tarafı kuvvetlidir, dedi. Bunun üzerine Bişr gülümseyerek adama döndü ve:

- Servet, şüpheli şeylerden kazanıldığı takdirde, nefis kendi arzularından birinin yerine getirilmesini ister ve salih ameller yaptığını göstermek ister. Halbuki Allahü Teala, yalnız müttakilerin amelini kabul eder, dedi.”

(Devamı yarın İnşaallah)

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle