--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Değerlerimizle yaşamak

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Medeniyetimize insanlıkla özdeş isimler vermişiz. Kalp Medeniyeti, Gözyaşı Medeniyeti, Yürek Medeniyeti, Şefkat-Merhamet Medeniyeti, Hicret Medeniyeti, Diriliş Medeniyeti, vs. Büyük ve dağınık bir coğrafyada, şaşılacak kadar kısa bir zamanda “insanlık fethi”ni gerçekleştirmişiz. Bütün bunları gerçekleştirenler şimdi kendi insanlarına, kendi torunlarına, kendi çoluk-çocuklarına sahip çıkmaktan âciz hale gelmişse, burada durup bir nefs muhasebesi yapmalıyız. 

İnsanın "ahseni takvim" (en güzel surette) ve "eşrefi mahluk" (mahlukatın en şereflisi) olarak yaratıldığı unutulduğundan/unutturulduğundan beri insanlık huzur görmüyor. Bütün olayların çıkış noktası insanın yaradılışından (fıtratından) uzaklaştırılması veya fıtratın dışındaki hayata zorlanması. Sıkıntı buradan başlıyor. Hemen herkes olaylarla meşgul. Olaylar sonuç, sebep değil. Sebebi olduğu hususlardan şikayetçiler. ‘Ateşe kâğıdı atıp niye yanıyor, suya şekeri atıp niye eriyor’ demekten ne farkı var bunun? 

Modernleşme, modernite, Batı’lı hayat tarzı, nasıl ifade edilirse edilsin; bütün kurum ve sonuçlarıyla Modern Batı, insanı insan eden "ruhani tarafını" zayıflatıp, insanın beşeri tarafını oluşturan "hayvani yönünü" güçlendirmiştir. 

"Üretim-tüketim" kısırdöngüsünü oluşturan silsile dişliler arasında bir eleman olmasını öylesine yerleştirmiştir ki, değer verdiği günleri dahi mallarının satışına vesile kılmıştır. (Anneler Günü’nden, Öğretmenler Günü’ne kadar.) Dahası, insanı "istatistiğin konusu" yapmıştır. Kadının da kişiliğini öldürüp dişiliğini öne çıkararak, cilalayarak, onu kutsal (harem/mahrem) bir "emanet" olarak değil de, bütün değerini teninden alan bir "meta ve mülkiyet" olarak alınıp satılmasına, teşhir metaı olarak görülmesini öylesine yerleştirmiştir ki bu anlayış ve düşüncesinin dışında en küçük bir fikre konuşma, tartışma fırsatı bile vermemiştir. Bu yapıyla hangi meseleyi konuşabilirsiniz ki. Karma eğitimi mi, kadının çalışıp çalışmaması mı, çalışma ortamının kadının yapısına uygun olup olmadığı mı, onun nazik ve narin yapısının kaale alınması gerektiğini mi, ailenin ihmal edildiğini mi, ‘anne/baba işe çocuk kreşe’ söyleminin aile düzenimize ters olduğunu mu, acilen ‘eve dönüş, yuvamıza dönüş’ü mü, gençlerimizin harama bulaşmadan evlendirme, onların maddi-manevi ihtiyaçlarını karşılama dertlerini mi? Hangisini objektif, ilmî, ölçüler içinde konuşabilirsiniz ki… ‘Değer ölçüsü’ bilmeyen/tanımayanlara neyi nasıl anlatabilirsiniz? Mukaddesi olmayana hangi kutsaldan bahsedebilirsiniz. Onlar için gözyaşı ‘tuzlu su’dan ibaret değil mi? Şehidin kanı da alyuvar/akyuvardan oluşan kırmızı bir maddeden ibaret!... 

İnsana "fiyat" değil "değer" biçtiğimiz, insanı biyolojik boyutuna indirgemediğimiz, insanı insan eden ruhuna ikmal ve yığınak yaptığımız, ona layık olduğu ölçüde "değer" verdiğimizde insanımızı özüne, kendine döndürmüş oluruz. Hayat gayesi öğretildiğinde, başıboş yaratılmadığımıza, ‘dünya imtihanı’ gerçeği ile yaşayacağımıza, ebedi hayat yolculuğuna çıktığımıza göre, ‘amel azığımıza’ gereken hassasiyeti de göstereceğiz demektir. Bunu da ancak insanlığın değişmez değerlerinin diğer adı olan İslam’la yapabiliriz. İslam, bunu vahiyle, onu hayata geçiren Peygamberimizin sünneti/hadisleri ışığında bize rehberliğiyle gerçekleştirilebiliriz. İnsanın kaybettiği mana ve değer, ancak bu rehberlik eliyle sahibine geri döner, yaşanabilir bir dünya kurulur. ‘Hayat bayram olsa’ hasreti şarkılarda kalmaz.  

Bugün insanlığın bir şeye karşı mücadele etmesi gerekiyorsa, bu “değersizleştirme ile mücadele" olmalıdır. Evrensel değerlerle öz değerleri, birini diğerinin karşısına koymadan değerlerle mücehhez nesiller yetiştirerek bu mücadele verilebilir. Ancak maziden gelen değerlerle mevcudu, ölçülü ve dengeli bir araya getirme şartıyla. Ayrımcılığın, şekilciliğin hâlâ hâkim olan yapısını ancak yaşanan örneklerle düzeltebiliriz. Hayatın içinde bir Peygambere, hayatın içinde bir Dine, her zaman canlı, her devre hitab eden bir Kitaba tâbi olan Mü’minler bu hallere düşmemeliydi. Ümitsizlik, inkisar, karamsarlık Ümmeti değiliz biz. Bu hususla ilgili maziden bir misal vereyim:   

Siyah yüzüne, kalın ve çatlak dudaklarına dikkatle bakarak O’nu hakir görmek isteyen birine Hz. Lokman kızmadan şu karşılığı vermiş: 

“-Yüzümün siyah, dudaklarımın kalın ve çatlak olduğuna hakaretle bakma. Çünkü, onları ne ben boyadım, ne de ben çatlattım. Benim elimde olan, o kalın dudaktan kötü söz çıkarmamak, siyah yüzü ayıp işte utandırmamaktır. Kalbim beyaz, sözüm inci gibi güzel olduktan sonra, yüzümün siyah, dudağımın kalın oluşunun ne önemi var?”

Dünyada insanları kafa yapılarına düşünce ve ruh dünyalarına göre değil de, hâlâ derilerinin rengi, fiziki şekilleri ve üzerlerine giydikleri kıyafetleri, başlarına taktıkları örtüleri ile değerlendiren ve “Amerikalılar zencileri olimpiyatlardan olimpiyatlara severler” sözünü kendilerine bayrak yapan bu zihniyetin milattan önce yaşamış Hz. Lokman’ın vereceği mesaja ne kadar ihtiyacı var? İnsanlık, O’nun insan değerlendirmesindeki sağlam ölçüsünü henüz anlayamamış, o seviyeye ulaşamamıştır.   

Değerlerin donattığı insanların yaşadığı toplumlar mutlu olurlar, olmalılar. Temenni bu. Peki realite? İşte o çok farklı.  “Bir âdem bir âlem” demişiz, şefkat-merhamet hareketini başlatmış, “insan seferberliği” için yollara düşmüşüz. “Fütuhül kulub, fütuhül buldandan önce gelir” demişiz. (Kalplerin, gönüllerin fethini, beldelerin fethinden öne almışız.) Medeniyetimize insanlıkla özdeş isimler vermişiz. Kalp Medeniyeti, Gözyaşı Medeniyeti, Yürek Medeniyeti, Şefkat-Merhamet Medeniyeti, Hicret Medeniyeti, Diriliş Medeniyeti, vs. Büyük ve dağınık bir coğrafyada, şaşılacak kadar kısa bir zamanda “insanlık fethi”ni gerçekleştirmişiz. Bütün bunları gerçekleştirenler şimdi kendi insanlarına, kendi torunlarına, kendi çoluk-çocuklarına sahip çıkmaktan âciz hale gelmişse, burada durup bir nefs muhasebesi yapmalıyız. İnsanımız nerede? Nerede hata yaptık? Devlet-iktidar-güç-parti-gazete-dernek-vakıf-cemaat-dergi-medya vs. Bütün bunlar insan için vardır.  İnsandan önce bunları tercih edenlere doğru adres göstererek, “önce insan” demek durumundayız. O halde insanımız için, onun yetişmesi, gelişmesi ve şahsiyet eğitimi için var olan bu müesseseler adına insanın harcanıp harcanmadığına dikkat edilmeli. İnsana hizmet için kurulan bu müesseselerde  “insana hizmet” deyince ne anlaşıldığı üzerine mesul ve mükellef olanlar kafa yormalı. Yoksa insan; şahsa, kuruma, lidere, teşkilata feda edilir. İnsanların kurallar için değil, kuralların insanlar için olduğunu da unutmayalım. Kötülüğü unutmak, iyiliği hatırlamak mecburiyetindeyiz. Çölde yolculuk eden iki arkadaş misalindeki gibi.

İki arkadaş yolculuk sırasında aralarında tartışırlar. Biri diğerine tokat atar. Tokadı yiyenin canı çok sıkılır ama arkadaşına bir şey söylemez. Kum üzerine şu sözleri yazar: "Bugün en iyi arkadaşım bana bir tokat attı." Yürümeye devam ederler. Tokadı yiyenin ayağı takılır. Düşerken başı kayaya çarpar ve kendini kaybeder. Arkadaşı, hemen yanına koşar, ona bakar ve iyileştirir. Bu defa, kaya parçasının üzerine, aynı kişi şu notu düşer: "Bugün en iyi arkadaşım benim hayatımı kurtardı." Önce tokadı vuran, sonra da arkadaşının hayatını kurtaran kişi sorar: "Neden tokat attığımı kum üzerine, hayatını kurtardığımı ise kaya üzerine yazdın?" İşte arkadaşından aldığı cevap: "Biri bizi incittiğinde, kum üzerine yazmalıyız ki, rüzgâr estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize iyi bir şey yaparsa, onu kayaya kazımalıyız ki, hiçbir rüzgâr yok etmesin.”

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle