Cenaze namazı mı cenaze töreni mi?
Peygamber Efendimiz: Her derdin, her hastalığın çaresi, şifası vardır,
ölüm müstesna. Lezzetleri acılaştıran ölümü çok hatırlayınız. Dünyada
tıpkı bir gurbetçi veya yolcu gibi ol. Kendini kabre girmiş say! Nasıl ya
şarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz, nasıl
dirilirseniz öyle mahşere çıkarsınız buyuruyor.
Meşhur bir romancı ve yazarın ölümü, eski bir yazımı hatırlattı. Değişen bir şey yok. Hamasi nutuklar, karanfil atmalar, yakalara iliştirilen fotoğraflar, çelenkler, alkışlar, tabutu görev yapılan mekânlarda dolaştırmalar, vs. Namaza kabul edilmeyip, camiden içeri giremeyip, dışarıda bekleyenlerin hali ise içler acısı. Böyle meşhurlar da dahil her seviyeden ölümler, malum tarzda konuşmaları tekrar gündeme getirdi. “Ölüm yakışmadı. Hiç beklemiyorduk. Erken kaybettik, vs.” Ölüm yokmuş gibi yaşayanların halini gördükçe insan ayrıca hüzünleniyor. ‘Ölümün bizi nerede, ne zaman bekleyeceği belli değil, en iyisi biz onu her an, her yerde bekleyelim’ sözü ne güzeldir.
Son vazife olarak bir dinî vecibeyi ifa vazifesi manasına gelen cenazenin defni sürecini dahi, seküler hale getirmekte çok mahiriz doğrusu. Mukaddesten (kutsaldan) uzaklaştıran, ‘cenaze namazı’nı bile ‘cenaze töreni’ne çevirmeye ne kadar da meraklı insanımız varmış.
O kalabalığa hitap etmiş Üstad sanki:
‘Son günümde olmasın, çelengim, top arabam;
Alsın beni götürsün, tam dört inanmış adam.’
Üstad asıl hüneri de ne güzel söylemiş:
O dem ki perdeler kalkar, perdeler iner
Azrail’e hoş geldin, diyebilmekte hüner…
Her yirmi dört saat, bir ölüm provasıdır insan için. Gündüzü dünya, gecesi kabir, sabahı “ba’su ba’de’l-mevt” (ölümden sonra diriliş) olan bir prova. Bu ölüm provasını vicdanında hissedenler, gündüzün muhasebesini, kabre girer gibi yataklarına girince vicdanlarında yapar, yargılanmadan önce kendilerini yargılarlar. Asıl uyanış değil midir ölüm? Günahı, hayat tarzı haline getirenler, hesabı verilecek bir hayat yaşamaya razı olmayanlar bu soruları sormazlar/soramazlar. Modern toplumun hiç işitmek istemediği kelimedir ölüm! “Her nefs ölümü tadacaktır!” ilahi ikazını bile ‘moral bozucu’ bulmuştu günümüz insanı. Ölüm konuşunca herkes susmaz mı? Ölümün sesi, bütün seslerin üstünde değil mi? Ölüm hayatın diğer yüzü. Ölüm, ‘sessiz çığlık!’ Ölüm, ‘son ders’imiz. Ondan da ibret alıp kendimize dönmezsek, bizi kim ve ne kendimize döndürebilir? Nitekim Üstad, ‘Sakarya Türküsü’nde
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? Vurgusuyla en ağır ifadelerle son ikazını yapıyor âdeta…
Eskiden mezarlar şehirlerin en ücra ve en uzak köşelerine değil, mücavir alanlara, mutena yerlere ve hatta şehrin merkezine kondurulurdu. İnsanların ölümle savaş halinde olduğu değil barış halinde olduğu İslam medeniyetinde, insanlar ölüleriyle yüz yüze, kapı komşusu gibi yaşarlardı. Aslında bu, kendi ölümleriyle yüz yüze yaşamak demeye gelirdi. Sabah perdelerini açtıklarında, mezar taşlarını görmek, onlara modern insana verdiği gibi ürküntü değil, muhasebe ve sorumluluk hissi verir, kabirleri kendilerine devamlı nasihat eden bir “nasihatçı” gibi değerlendirirlerdi. Ölümü öldürmek istediği halde bir türlü bunu beceremeyen modernite ise, çareyi ölümü hatırlatan her şeyi insandan uzaklaştırmakta, yani insana bu en yakın ve en yalın gerçeği unutturmakta buldu. Halbuki biz ölülerini bile yaşatan bir kültürden geliyorduk. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Yahya Kemal’in Madrid büyükelçisi olduğu bir dönemde, kendisine Türkiye’nin nüfusu sorulduğunda Üstad, tereddütsüz “80 milyon” der. “Ne diyorsun ekselans? Biz 10-15 milyon biliyorduk” dediklerinde, şair yine tereddütsüz cevap verir: “Biz ölülerimizle birlikte yaşarız, mezardakiler de nüfusumuza dahildir.” Ne kadar güzel! Bu güzelliği, nezaheti, nezaketi, hassasiyeti unuttuk. Mekanikleştik! O kadar ki tesbihat bile tesbihle değil, ‘zikirmatik’ ile yapılıyor artık.
Bir yere toplanmış bir kalabalığa:
“–Bugün akşama kadar yaşayacağım, diyen ayağa kalksın!” diye ilân edilse, bir tek kişi ayağa kalkmaz. Şaşılacak şeydir ki, bu hakikate rağmen, bütün halka:
“–Her kim ölüme hazırlık yapmış ise, ayağa kalksın!” diye ilân edilse, yine bir tek kişi yerinden kalkamaz!” belki de. İnsan, hiç düşünmez mi ki; ömrü boyunca sayısız kere ölümle yüz yüze gelmektedir. Yaşanan hastalıklar, beklenmeyen sürprizler, meydana gelen felâketler, hayatta her an mevcut olan, fakat insanın gaflet ve aczi sebebiyle çok defa habersiz olduğu nice hayatî tehlikeler, ölümle insan arasında ince bir perde bulunduğunu göstermiyor mu? Ecel, takdir, kader, ‘emri hak’ bu kavramlarla tekrar düşünmeye ihtiyacımız var. ‘Hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamak!’ sıkıntı burada. Belki de onun için ‘yarın ölecekmişiz gibi ahirete hazırlık’ gerektiğini vurgulamışlar. İnanan insanlar, hayatlarının hesabını vermek için ölüme hazırlanır ve giderken “er-Rafiku’l-a’lâ” (Yüce Dost’a!) diyerek giderler. Ahirete inanmayanlar için ölüm, bir ‘kaçış’, mü’minler için ise ölüm, bir ‘kavuşma’dır. Peygamber Efendimiz: “Her derdin, her hastalığın çaresi, şifası vardır, ölüm müstesna. Lezzetleri acılaştıran ölümü çok hatırlayınız. Dünyada tıpkı bir gurbetçi veya yolcu gibi ol. Kendini kabre girmiş say! Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz, nasıl dirilirseniz öyle mahşere çıkarsınız” buyuruyor. İnsan bedeninde ölüm ve hayat her an yan yana, iç içe ve yüz yüze; insan hücre hücre, her an ölmekte ve her an dirilmekte. Her nefes verişte ölmekte ve her nefes verişte dirilmekte. Hz. Ebubekir’in “Ölüm’ü nasıl bilirsin?” sorusuna verdiği cevap, adeta bu gerçeği hatırlatıyor: “Ölümü; Nefes aldığım zaman veremeyecekmiş, verdiğim zaman alamayacakmış kadar kendime yakın bilirim.”
Ölümle ilgili dede-torun arasındaki şu manidar konuşma ışığında bir daha düşünelim.
“Hayat nedir dedeciğim?” diye sormuştum. “Ezanla namaz arasıdır” dedi. “Bu da ne demek! Ömür o kadar kısa mı dedeciğim?” Tebessüm ederek: “Ne zannettin ya… Evet o kadar kısa!” dedi. “Ama bu ezanla, bu namaz nedir bilir misin?” diye sordu. Bilemedim. “Nedir ki?” dedim. “O namaz: ezansız namaz, o ezan ise; namazsız ezandır.” “Onlar da nedir dedeciğim?” dediğimde, başımı okşayıp: “Hani geçen gece amcanın bebeğinin kulağına o gün ezan okumuştuk ya… ‘Namazsız ezan’ değil miydi o ezan?” dedi.
“Ya ezansız namaz?” diye sordum. Yüzüme baktı, baktı, baktı ve: “Bir gün deden öldüğünde onu da öğrenirsin evlat!”







