Bu hasret bitecek!
Ebudderdâ Hazretlerinin tavsiye ettiği pek güzel bir davranış ölçüsü var: “Ben onun yaptığı fenalığa buğz ederim. Yaptığı kötülüğü terk ederse, o bana yine eskisi gibidir, kardeşimdir.” Öbür cenahtan Victor Hugo’nun bir sözünü zikretmek mümkün: ‘Herkesin yüce gönüllü tarafını tutmak, kimsenin kötü yanını tutmamak.’
Ölçüler karşısında, bir hareketin, bir tutumun âidiyeti değil mâhiyeti önemlidir. Yanlış, yanlıştır, doğru doğrudur. Falanca kişi tarafından yapılmış olması, ‘Bir yanlışı doğru, bir doğruyu yanlış’ hâline getiremez. Bu durumun ince farklarla alakalı bazı izahlara ihtiyacı olduğu malumdur. Siyasi tarihimizde bu prensibin ne kadar hayati bir zaruret olduğunu açıkça ortaya koyan acı tecrübeler saymakla bitmez. Hele son yaşananlar, bizlere yaşatılanlar, gündemi belirleyip bununla milleti oyalayanlar…
Geniş manasıyla ele alınırsa, siyasetle ilgilenmemek tasavvur olunamaz. Sosyal düzen, siyasetsiz olmaz. Münasebetler birbirini kovalar ve sahayı da kuşatır. Önemli olan, siyasetle ilgilenmemek değil, onun tuzağına düşmemektir. Tuzak; siyasetin vâsıta olmaktan çıkıp âdeta gâye haline dönüşmesi ve onun hatırına bazı aykırılıkların mübah görülmesidir. Vasıtalarla gayeler arasındaki bağı, (ölçülere göre) insan kurar-işletir-yaşatır. İnsanı atlarsanız, izahlar konusuz kalır.
Tuzak; birbirine yakın ve bağlı olması gereken dâvâ ve gönül dostlarının, garip sebeplerle başka tercihlere kayarak anlaşılmaz mücadeleler içine girmeleridir. Öyle bir tuzak ki ‘hedefe ulaşmakta her yol mübah’ haline gelir/getirilir. Herkes hata edebilir. Kat’i ilim ifade etmeyen her şeyin hata ihtimali vardır. Hatasızlık iddiasında bulunmak hatanın en büyük cinslerinden biridir. Fakat şunu asla unutmamalıyız: Hata etmek başkadır, hatayı bilerek yapmak başkadır. Hatayı savunmayı, vazgeçmek yerine ısrarla aynı hatayı sürdürmeyi sadece, tuzağa düşenler yapar. İdealsiz siyaset de, hatayı bilerek yapma cambazlığıdır.
Partinin üstünde demokratik rejim, onun üstünde devletin bekası, onun üstünde millet vardır. En üstte ise, hak ve adalet mefkûresi! Gaye-vâsıta münasebetleri bakımından durum budur. Ruh ve fikir, tepeden aşağıya yayılacaktır. Her halka; evvelinin gayesi, sonrasının vasıtasıdır. Kendi ölçülerimiz yerine ölçü konur, kendi anlayışı, görüşü tek doğru haline getirilen siyasetin memlekete, millete hiçbir faydası olmaz.
Sıhhat bozulduğu zaman, bütünlük kaybolur, zincir kopar. Vasıta, gaye halini alır. Devlet millet için değil, millet devlet için var olmaya başlar. Halk, devlet makinesinin yakıtı olmak durumuna düşer. Devletin temeli olan aile çöker. Devletin özünü oluşturan milli ruh kurur. Gaye haline getirilen her vasıta, çürür gider. Senin hak ve adalet ölçün, mefkûren (idealin, kutsalın, değerin) ne ise, vasıtaları ona göre ve o şuurla kullanırsın. Bu düşüncelerde bile buluşmamız gerekirken Batı’nın uşaklığını yapan, katliamlarına ‘uygarlık’ diyenlere hiçbir şey anlatamazsınız. Hele yuvarlak masanın yuvarlak adamlarına…
Bizim için, müstakil hüviyetiyle topyekûn dünya bir vasıtadan ibarettir. Vasıtayı gaye, gayeyi vasıta edinmek gafleti bizim diyarımıza uğrayamaz. Hiçbir câzibe motifi bizi gevşetemez, hiçbir tesir sarsamaz bizi. İslâm büyüklerinin işaretlediği bir ölçü vardır. Hatırımda kalan haliyle: “Sırf parti sebebiyle, size aslen daha uzak birini daha yakın birine tercih ederseniz, partiyi gaye haline getirmiş olursunuz ki tefrika bu demektir.” Doğrudur. Gayeyi unutmanın cezası, vasıtaya mahkûm edilmektir. Buna parti tutmak değil, partiye tutulmak denir. Aynen hastalığa tutulmak gibidir. İşte ceza böyle olur. Türkiye; milletin, ümmetin, insanlığın umudu. İnsan ilişkileri, görüşmeler, tartışmalar, herkesle yapılabilir. Vatan ve devlet düşmanlarıyla, dini hayata sokmayanlarla birlikteliğin/ittifakın sonucu hüsrandır. Milletin değerleriyle oynayan ‘edep ve hâyâ’dan o kadar uzaklaşmışlar ki “millet ittifakı” şemsiyesinin altına girebiliyorlar. Millî ve manevi değerleri veren cemaatlerin son hali içler acısıdır. Liderlerini hatasız görme, her yanlışında bile ‘hikmet arama’ hataları; bireysel pişmanlıkla da olsa affedilemez. Yanlışa sürükledikleri insanların vebali yeter! Bu hatalar hiçbir zaman temel ölçüleri yaralayacak ve asli münasebetleri altüst edecek cinsten olmamalıdır. Değişmeyen, aslî ölçülerle irtibat kopmazsa, ona göre hareket edilirse tövbenin sosyal tarafı berekete-canlılığa-inkişafa sebeptir. Destekledikleri ‘millet ittifakı’na bakıyorsunuz tamamen ihanet şebekeleriyle, vatan millet düşmanlarıyla, dışarıdan aldıkları emri uygulayanlarla birlikte hareket ediyorlar. Hassasiyetlerimizin kaybına sebep oluyor.
Belediye seçimlerinde dindar olanların (öyle geçinen, öyle bilinenlerin) din düşmanlarına oy vermeleri siyasi hayatımızdaki (‘nasılsanız öyle idare olunursunuz’un hikmetinin tecellisidir.) halimizdir. ‘Doğru kimden gelirse gelsin kabul. Yanlış kimden gelirse gelsin red’ anlayışı, yerini kendi adamının yaptığında hikmet aramak sapkınlığına düşürür.
Ülkemizde cemaatlerin siyaset anlayışlarını yenilemesi zarureti inkâr edilemez. Bizim lügatımızda ‘yenilenme’ asliyetin ihyâsıdır.
Değişen şartlar, değişen zamanın icapları, ‘değişimin hep gündemde olması; “Dinimizin sâbiteleri ile değişkenleri”ni çok iyi bilmemizi gerektirir.
Meselemiz önce mânevidir, ahlakidir. Sistem-mistem sonraki iş. İnsan çürüyor ise, çürümüş ise; sistem ne yapacak? İyi sistemin ruhu, insanın ruhuyla yaşar. O yok ise; her şey biçimden sözden, boş kalıplardan ibaret kalır. Şuur uyuşturulunca “şuuraltı” patlar. Oraya yaklaşıyoruz adım adım. Bizi asıl kaygılandıran; açık tehlikenin ve ihanetin büyüklüğü değil, müşterek gafletin derinliği. Bizim kendimize yaptığımız zulmü, kimse bize yapmamıştır. (Yusuf Kaplan’ın çığlığı: Bu ülke fiilen işgal edil-e-medi ama zihnen işgal edildi!) Doğruların gücü yok, güçlülerin doğrusu eksik. Yahut idealist olanların imkanı yok, imkanı olanlar idealist değil. İçimizi zapt etmeye çalışmaktan âdeta yorgun düşüyoruz. Sanki bir bombayı tesirsiz hale getirme psikolojisi içindeyiz. Meseleye sadece ruhi-psikolojik açıdan baktığımızda; içimizdeki hasretin aslımıza dönüş hasreti olduğunu görüyoruz. “Şuuraltı patlaması” âdetâ. Kendimize, bütünlüğümüze, özümüze, ruhumuza kavuşabilme hasreti. Sevgi hasreti, heyecan hasreti, dayanışma hasreti. Bu hasret neyle nasıl bitecek?
Lider Türkiye ve başındaki meydan okuyan Liderle. Çünkü: Türkiye; milletin, ümmetin, insanlığın, bütün mazlumların umudu. Dünyanın ruhu, zorbaların kâbusu!







