Benim derdim nostalji değil ki!
… Nereden geliyorsunuz nereye gidiyorsunuz muhabbeti içinde konu din ve toplum ilişkilerine ve benim teknolojiyi merkeze alan gündelik hayat eleştirilerime geldi. Yaşadığımız bütün sıkıntıların temelinde Müslümanlar olarak "ahret bilinci"ni kaybedişimiz var dedim. Şuradaki müzakerelerde de eleştirilerimi bu konu üzerinden dile getirdiğimi anlattım gençlere.
Teknolojinin imkanları arttıkça insanın daha yoğun iman edeceğini zannederdim dedim. "Olur mu öyle şey" dedi, inşaat fakültesi öğrencisi. "Teknoloji insanı esir eder, işgal eder başka bir şeye yer kalmaz ki!"
Kaç saatinin ekran karşısında geçtiğini sordum. Bütün gece ve bütün sabah. Bu zamanlamaya cep telefonu da dahil edince bütün gün gibi bir zaman çıkıyor.
Kullandığı kelimeler zamanın işgal altında olduğunu fark ettiğini ele veriyor. Esir olduğunun farkında yani. Sorun şu ki o bu esarete razı. İnsan niye bu esarete razı olur?
Bana bunu söyleyen genç adam,bu esareti kendi kuşağının kaderi olarak görüyor. Tuhaf olan şu ki dini manada "kader" i sorgulayan gençlik, teknolojinin zaman/mekan baskısını şeksiz şüphesiz kabul ediyor.Hiç sorgulamadan. İnternet, tv ekranı ve cep telefonu üçgeninde bir hayat.
Hiç birisinin güzel şeyler okumaya vakti yok. Onlar vaktini teknolojiye bağışlayıp güya "özgürlük" satın almış bir kuşak.
Öykü tavsiye etmekten vazgeçip teknoloji ile kesişen kendi hikayemi anlatmaya karar veriyorum. Kendileriyle konuşmakta olan kadının ne kadar da "teknolojik özürlü" olduğunu bilsinler diye.
Bütün çocukluğum Kiramen Katibin meleklerini düşünmekle geçmiştir desem inanır mısınız? Sağımızdaki melekler sevaplarımızı, solumuzdaki melekler günahlarımızı yazıyor ya.
Çocuk aklı hangisinin daha çok çalıştığını düşünür dururdum.(Kızım bana öbür dünyada sorguya alfabetik sıra ile mi çağrılacağız diye sordu geçen hafta) Bir gün eve teyp geldi. Bir düğmeye basıyorsun bütün konuşmalar kaydediliyor. Sonra bir düğmeye basılınca bütün kayıt imha ediliyor. Orta ikinci sınıftaydım galiba. Teybin karşısında günlerce tövbe bahsini düşünmüştüm.
Bu bakış bana büyükannemden mirastır. O gördüğü her türlü yeniliği ahret âlemine bağlardı. Hiç unutmuyorum yataklı vagon ile Afyon'a gitmişti.
Yatağın üzerinde yatsı ve sabah namazını kılmak zorunda kalınca, mezara nasıl sığacağını düşünüp durmuştu. Aylarca her konuşma tirendeki namaz bahsine dayanmış, daracık mezara nasıl sığarız konulu sohbet, gözyaşları ile noktalanmıştı.
Kaptırmış konuşuyorum. Ama gençlerin benim konuşmamı çok nostaljik bir tatla dinlediğini fark edince susuyorum. Benim derdim nostalji değil ki!
(Fatma BARBAROSOĞLU)







