• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Refik Tuzcuoğlu
Refik Tuzcuoğlu
TÜM YAZILARI

Petrol biter su kalır

04 Nisan 2026
A


Refik Tuzcuoğlu İletişim:

Petrol biter su kalır

REFİK TUZCUOĞLU

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde katıldığı bir açılış töreninde kurduğu cümle, sıradan bir çevre uyarısı olarak görülmemeli sadece. O sözler, doğrudan su jeopolitiğine dair bir öngörü barındırıyor: "Geçtiğimiz asırda petrol için yapılan mücadele, önümüzdeki dönemde su alanında yapılacaktır." Bu tespit, bugün ABD/İsrail ekseni ile İran arasında tırmanan çatışmalarla birlikte Ortadoğu'da kapımıza dayanan yakın bir riskin habercisidir. Suyun bir hayat kaynağı olmaktan çıkıp stratejik bir tehdit ve tahakküm aracına dönüştüğü günlerden geçiyoruz. 

Aslında insanlık, su merkezli savaşların ilk provasına çok erken çağlarda şahit oldu. M.Ö. 2500'lerde Sümer şehir devletleri Lagaş ve Umma arasında Dicle'nin suyu için patlak veren o ilk "su savaşı", aradan geçen binlerce yılın ardından bugün Ortadoğu'nun kanlı satranç tahtasında devasa bir yıkım tehdidi olarak yeniden sahneleniyor.


Bu kanlı satrancın yakın tarihi de acı vesikalarla dolu. İsrail’in 1967'de Golan Tepeleri’ni işgal etmesinin ardındaki motivasyonlardan biri Siyonist yayılmacılık kadar o tepelerin altındaki tatlı su rezervlerini kontrol etme ihtirasıydı. Keza merhum Turgut Özal'ın Fırat ve Dicle’nin sularını Ortadoğu'da barışın teminatı olarak dillendirdiği GAP; o dönem Suriye ve Irak başta olmak üzere komşu ülkelerde "Türkiye suyumuzu kesecek" paranoyasını tetiklemiş, emperyal aklın da kışkırtmasıyla Ankara'ya karşı yeri göğü inleten bir vaveylaya dönüştürülmüştü.


Bugün ise ABD ve İsrail’in ateşe verdiği, İran’ın ise asimetrik misillemelerle yanıtladığı bu yeni kaos ortamında, Körfez ülkeleri tarihlerinin en büyük varoluşsal susuzluk tehdidiyle yüz yüze. İçme suyunun neredeyse yüzde 90'ını deniz suyunu arıtarak (desalinasyon) elde eden bu "tuzlu su krallıkları", an itibarıyla güdümlü füzelerin ve siber saldırıların en kırılgan hedefleri konumunda. Hatırlayın; 1991'deki Kuveyt Krizi'nde denize dökülen tonlarca petrol, kıyıdaki arıtma tesislerini tıkadığında Kuveyt günlerce susuz kalmış, can suyu Suudi Arabistan’dan tankerlerle taşınarak insani bir facianın eşiğinden dönülmüştü. Bugün İran'ın Bahreyn'deki bir su tesisini İHA'larla vurması ve diğerlerini açıkça tehdit etmesi, füzelerden daha ölümcül bir silahın, "susuz kalma riskinin" devreye girdiğini gösteriyor. Sadece birkaç günlük/haftalık tatlı su rezervi olan o şatafatlı Körfez başkentleri, arıtma tesislerinin vurulduğu bir senaryoda saatler içinde çölde birer hayalet şehre dönüşebilir.


İşte bu dehşet senaryosu, Arap liderlerinde yeni bir uyanışın zeminini oluşturuyor. Türkiye'ye stratejik olarak bağımlı hale gelme ihtimali en istenmeyen fikirdi. Vaktiyle Türkiye'nin bir 'Su İmparatoru' olması korkusuyla ve boru hatlarının güvenliğinin sağlanamayacağı endişesiyle karşı çıkanlar, bugün kapalı kapılar ardında Türkiye'den Suudi Arabistan'a uzanacak devasa su transfer hatlarını yegâne can simidi olarak masaya yatırıyor. Zira yerin altından geçen bir boru hattına bağımlı olmak, füzelerin açık hedefindeki kıyı arıtma tesislerine bağımlı olmaktan çok daha hayati bir beka meselesine dönüştü. 



Şayet bir gün Anadolu’nun suları Arap yarımadasına akarsa; bu salt bir jeopolitik hamle değil, muazzam bir tarihi mirasın da şahlanışı olur. Tıpkı 1200 yıl önce mühendislerin maliyet uyarısına 'Bir kazma darbesi bir altına mal olsa bile bu işi bitirin' kararlılığıyla dağları deldirerek Mekke'ye 'Ayn-ı Zübeyde-Zübeyde Pınarı' su yolunu inşa ettiren Zübeyde Hatun'un ve asırlar sonra o hatlar harabeye döndüğünde Mimar Sinan eliyle o kanalları yeniden ihya eden Kanuni'nin kızı Mihrimah Sultan'ın aziz hatırası gibi... Son krizle birlikte Arap sokağında gündem olan bu fikir bir gün hayata geçer mi bilemeyiz. Ancak bilinen çok net bir gerçek var: Milyarlarca dolar akıttıkları Amerikan silahlarının kendilerini koruyamadığını ve o acımasız ABD pragmatizmini yaşayarak gören Arap Yarımadası, büyük bir uyanışın eşiğinde. Yoksa Suudi Arabistan'ın son dönemde Pakistan ve Türkiye ile yeni bir güvenlik mimarisi kurma yolunda böylesine istekli olmasını başka nasıl açıklayabiliriz? Başta Suud olmak üzere Körfez; sadece su krizinde değil, güvenlikten dış politikaya kadar her alanda Türkiye’nin o büyük şemsiyesine muhtaç olduklarını ilk kez bu kadar derin hissediyor


Ancak bu büyük jeopolitik oyunu kurarken dönüp kendi evimizin içine, yani yerel yönetimlerimize bir ayna tutmak zorundayız. Türkiye olarak, Tuna boylarındaki ülkeler gibi su zengini bir ülke değiliz, aksine su stresi çeken bir coğrafyayız. Biz Ortadoğu'nun şah damarı olmaya hazırlanırken, belediyelerimizin su şebekelerindeki içler acısı durum en büyük stratejik zafiyetimiz. Türkiye’nin kayıp-kaçak oranında yakalamak istediği hedef yüzde 25 seviyesi. Gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 15'lerde. Oysa Başkent Ankara’nın kayıp-kaçak oranı yüzde 35’ler civarında. Muğla’da ise bu oran yüzde 50'leri aşmaktadır.


Barajlardan şehre gönderilen her 10 litre suyun 4-5 litresini çürümüş altyapılar, liyakatsiz yönetimler yüzünden toprağa sızdıran bir yerel yönetim aklıyla, bırakın Ortadoğu'ya su ihraç etmeyi, kendi çocuklarımızın geleceğini bile güvence altına alamayız. Şeffaflıktan uzak menfaat ağlarına dolanan, kişisel zaaflarının esiri olup magazinel skandallarla makamın vakarını zedeleyen ve ucuz popülist şovlar peşinde koşmaktan şehrin altyapısına dönüp bakmaya bile tenezzül etmeyen anlayışla varılabilecek hiçbir menzil yoktur. Suyu sadece tahsil edilecek bir fatura kalemi olarak gören sığ belediyecilik, bu milletin gelecekteki en büyük stratejik gücünü de toprağa gömüyor. Tam da bu noktada, milli bir seferberlik ruhuyla, acilen ve topyekûn bir "su bilinci" geliştirmek zorundayız.


Cumhurbaşkanımızın altını çizdiği gibi, su meselesi ülkemiz için artık tartışmasız bir 'beka' meselesidir. Küresel su savaşlarının kapımıza dayandığı bu yeni jeopolitik çağda, Ortadoğu'ya şemsiye olacak o büyük devlet vizyonunu ayakta tutmanın ilk şartı, kendi musluklarımızdan sızan israfı durdurmaktan geçer. Şehremanetini ucuz siyasi şovlara kurban eden bazı yerel yönetimlerin bizi sürüklediği bu zafiyete karşı, suyumuzu bir vatan savunması şuuruyla korumak zorundayız. Zira öyle bir zamana geldik ki; artık bir damla suyu heba etmek, doğrudan bu memleketin geleceğinden çalmakla eşdeğerdir. “Suyu savunmak, vatanı savunmaktır!”


Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23