• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Refik Tuzcuoğlu
Refik Tuzcuoğlu
TÜM YAZILARI

Ankara’daki İsrail Evleri

12 Mayıs 2026
A


Refik Tuzcuoğlu İletişim:

Ankara’daki İsrail Evleri
REFİK TUZCUOĞLU

Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin Emek’teki 'İsrail Evleri' hakkındaki tescil iptali kararı, sadece bir imar hukuku meselesi değil; bir medeniyetin kendi mekânıyla kurduğu sancılı ilişkinin aynasıdır. Ankara Mimarlar Odası’nın büyük bir ısrarla 'kültür varlığı' olarak tescil ettirmek istediği bu yapılar hakkında yargının verdiği hüküm; mimariyi 'eski' ile 'eser' arasındaki o ince ama derin çizgide yeniden düşünmemize kapı aralıyor. Mahkemenin, bir yapının sadece 'yapıldığı dönemi yansıtmasını' onu korumak için yeterli görmemesi, aslında modernleşme tarihimizin mekânsal bir otopsisidir. Nitekim mahkeme; İsrail Evleri’ni kent belleği, estetik, tekillik, hatıra ve simgesel değerleri açısından titizlikle değerlendirmiş ve yapının tescile uygun olmadığı sonucuna varmıştır.

Şehir Kimin İçin?

Bir şehri sadece beton, asfalt ve geometrik düzenlemelerden ibaret görmek, oradaki hayatı ıskalamaktır. Sadettin Ökten hocanın ifadesiyle; "Şehir ve şehirli arasında ayrılmaz bir ilişki vardır. Şehir görünmez bir dille şehirliyi besler, büyütür ve zenginleştirir." Ancak bu besleme ilişkisi, iki yönlü bir damar gibidir. Şehirli şehri inşa ederken aslında kendi ruhunu o taşlara üfler; şehir de o ruhu biriktirip bir medeniyet dili olarak yeniden insana iade eder.


Bugün yaşadığımız tıkanıklık tam da bu damarın kesilmesinden kaynaklanıyor. Şehir artık insanı besleyemiyor; çünkü şehir artık ruhu olan, sükûnet veren bir yaşam alanı değil, "ekonomik bir mücadele sahası" hâline geldi. Sokaklar, sadece bir noktadan diğerine ulaşılan gri koridorlar; binalar ise metrekare bazlı finansal enstrümanlar... Öte yandan, insan da şehri besleyemiyor. Çünkü üzerinde yaşadığı mekânla arasında medeniyet kökenli bir bağ kalmadı. Şehirli, yaşadığı sokağı kendi değerler manzumesinin bir parçası olarak görmediğinde, oraya ne bir estetik ruh üfleyebiliyor ne de orayı koruma içgüdüsü geliştiriyor.

Teslimiyetin Mimarisi

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, erken dönem kamu yapılarında gördüğümüz "millî kimlik" arayışı, her türlü eleştiriye rağmen bir "kök" bulma çabasıydı. 1930’lara kadar süren Birinci Millî Mimarlık Akımı; Selçuklu ve Osmanlı öğeleriyle modern dünyayı birleştirme ve oradan hareketle yeni bir ulus inşa etme derdindeydi. 1930 ile 1950 yılları arasında ise fonksiyonelliğin ve rasyonalizmin öne çıktığı ikinci evreyi yaşadık. Ancak 1950’lerden sonra bu arayışın yerini tamamen küresel, millî karakterden yoksun ve "ithal" bir mimari dile bıraktığını görüyoruz. Mimarlar Odası’nın tescil ettirmek için yoğun çaba sarf ettiği bu yapılar, işte o arayışın bittiği ve modernizmin bir teknikten öte, topyekûn bir dünya görüşü olarak mimarimize nüfuz ettiği dönemin kalıntılarıdır.



Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın şu tespiti bu noktada tarihî bir hatırlatmadır: "Kültürel yabancılaşmaya ve kültür emperyalizmine karşı yerli ve millî olan kültür değerlerimizi evrensel dille yeniden keşfetmeli, yeniden inşa etmeliyiz." İsrail Evleri, bu teslimiyetin ve yabancılaşmanın başladığı dönemin tipik bir sembolüdür. Mesele sadece inşaatı üstlenen İsrail merkezli firmanın ismi değil; o ismin temsil ettiği "biçimci modernizmin", medeniyetimizin mahremiyet, komşuluk ve tevhid eksenli mekân algısını tasfiye etmesidir. Turgut Cansever’in ifadesiyle, bu tarz yapılar "Varlığın Birliği" bilincinden yoksun, sadece biyolojik ve sosyal ihtiyaçlara odaklanan "madde yığınlarıdır". Bugün bu yapıları "kültür mirası" diye kutsamaya çalışmak, aslında bu büyük kopuşun enkazını tescil etmekten başka bir anlam taşımıyor.

Vicdanın Mekânla İmtihanı

Toplumsal vicdanın Filistin ve Gazze’deki vahşete karşı ayakta olduğu bir dönemde, bu yerleşkenin ismi üzerinden sosyal medyaya yansıyan tartışmalar sadece bir "isim değişikliği" talebi olarak okunmamalıdır. Halkın, "İsrail Evleri" ismini değiştirerek "Filistin-Gazze Evleri" yapalım önerisi, mekânın ruhu ile toplumsal adalet duygusu arasındaki o kadim bağı yeniden kurma refleksidir. İnsanlar; ruhuna yabancı ve hatta o ruhu inciten bir ismin gölgesinde kalmaktan rahatsızlık hissediyor. Mekân, içinde yaşayanın ahlakı ile nefes almalıdır. Buna bir de varoluş gayesine tam anlamıyla teslimiyet eklenmelidir elbette.

Mimari Doktrin



Savunma sanayiinde 6 bin kilometre menzile, Mach 25 gibi hipersonik hızlara ulaşan; doktrinlerde "oyun değiştirici ve oyun kurucu" güce dönüşen bir Türkiye’nin, bu stratejik yükselişini mimari bir "kimlik doktrini" ile taçlandırması gerekiyor. Unutmamalıyız ki; "Şehirleri çirkinleşmiş bir medeniyetin dünyaya söyleyecek sözü olamaz."

Biz pusulanın yitirildiği dönemlerin ortaya çıkardığı "madde yığınlarını" Mimarlar Odası'nın o nostaljik modernizm iştahıyla koruyarak mı kimliğimizi bulacağız, yoksa köklerimizdeki mimari ruhu modern tekniklerle yeniden mi inşa edeceğiz? Kıtalararası etki alanına ulaşan bir gücün, kendi mahallesinde "ithal" ruhlarla ve teslimiyetçi mimari formlarla yaşaması, kültürel bir sığlığa hapsolması demektir.

Mahkemenin İsrail Evleri kararı bir son değil. Biz bu çelişkilerle pek çok sefer karşılaşacağız. Kentsel dönüşümü sadece binaların yıkılıp yenilenmesi olarak değil; zaman ve mekân mefhumunu yeniden kazandığımız, "kayıp güneşimizin" yeniden doğuşunu izlediğimiz bir imar hareketine dönüştürmeliyiz. Unutmayalım ki gerçek "oyun kurucu" güç, evinizin eşiğinde kurduğunuz o derin medeniyet tasavvurundadır.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Öğretmen

Ben de öğrenci iken o evlerin birinde kaldım. O evlerin birçoğunda Risale-i Nur okunuyor. Biz onlara İslâm evleri derdik.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23