Dağ başı yalnızlığı
Dağ başı yalnızlığı
MUSTAFA ÇELİK
Bir dağ başı yalnızlığında üşüyor yüreğimiz. Ne rüzgârı kesebilecek bir sığınak var ne de içimizi ısıtacak bir ses. Kalabalıkların ortasında, birbirimizin omuzlarına değmeden geçip gidiyoruz. İnsanı insana yakın kılan her şey uzaklaştı bizden; bir bakışın derinliğini, bir sözün iyileştirici gücünü, sessizce omuz verişi unuttuk.
“Onlar, Allah’a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozan, Allah’ın korunmasını emrettiği bağları (iman, akrabalık, beşerî ve ahlâkî bütün ilişkileri) koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Bakara Sûresi/ 27)
Biz sıla-ı rahmi, muhabbet-i imaniyeyi babalarımızdan miras almadık; çocuklarımızdan ödünç aldık. Bu değerler, sadece geçmişin bıraktığı birer hatıra değildir; onları yaşatan, bizden sonra gelecek olan evlatlarımızın varlığıdır. Her tebessümleri, her saf sevgileri, bizim bağlarımızı tazeleyen bir nefes gibidir. Geçmişin gölgesiyle değil, geleceğin ışığıyla beslenir bu muhabbet. İşte bu yüzden, değerlerimizi korumak ve onları çoğaltmak, yalnızca bir görev değil, aynı zamanda bir emanetin kıymetini bilmektir.
Zaman, sessiz ve kaçınılmaz bir biçimde bizi eskitti. Eskiden bir bakış, bir selam yeterdi birbirimizi özlemeye; şimdi ise o özlem yavaş yavaş silindi gitti. İnsanlar arasındaki bağlar inceldi, samimiyetler sığlaştı. Artık birbirimizden çok, eşyalarımızı sever olduk. Telefonlar, kitaplar, giysiler… Ellerimize, gözlerimize daha yakın olan her şey, bazen bir insanın yerini alacak kadar değer kazandı. Unutmamalıyız ki teknoloji, ne kadar ilerlerse ilerlesin, yüz yüze bakışın yerini tutamaz; sıcak bir gülümseme, içten bir merak, paylaşılan bir sessizlik, hiçbir algoritmayla çoğaltılamaz. İnsanı insana unutturan çağda, belki de en büyük direniş, hatırlamak ve buluşmakta gizlidir.
Bu değişimi fark etmek hüzün veriyor; çünkü sevgiyi, özlemi, birlikte olmanın sıcaklığını yitirmişiz gibi hissediyoruz. Zaman yalnızca yüzümüzü değil, kalplerimizi de eskitti. Ve biz, farkında olmadan, insanı insan yapan en temel duygulardan uzaklaştık. Belki de asıl kayıp, birbirimizi hatırlama cesaretimizi yitirmiş olmamızdır. Modern çağın en sessiz kötülüklerinden biri, insanı insana unutturmasıdır. Hız, teknoloji, ekranlar… Her biri insanı birbirinden ayıran görünmez birer duvar örer. Artık yüzler, göz göze gelmekten çok, telefon ekranlarında küçük kutulara sığdırılır. Konuşmalar, derinlikten çok bilgi aktarımına dönüşür; paylaşmak yerine tüketmek öncelikli hâle gelir.
Zaman nimetiyle bize sunulan imkânlar çok, ama bizim kaybettiklerimiz fazla. Kalbimizin içini yakan bu soğuk, kış mevsiminden değil; merhametsizliğin, vicdansızlığın, adaletsizliğin soğuğu bu. Üstelik bu soğuk, iliklerimize kadar işliyor. Bir çağın ortasında duruyoruz; hızla akan, her şeyi tüketen, bağları koparan bir çağ bu. Herkes kendi yankı odasında, kendi gerçeğiyle baş başa. Diğeri sadece bir “engel”, bir “rakip”, bazen…
İnsan, kalabalığın karanlığına bulaşmak yerine, imanın nuru ile buluşmayı seçtiğinde, ruhu daha sağlam, vicdanı daha huzurlu olur. Kalabalıklar çoğu zaman akılsızlığın ve karanlığın arenası hâline gelir; oysa iman, insanı kendi iç aydınlığına yönlendirir. Bu yüzden yalnızlık, korkulacak bir şey değil, bir seçim ve bir erdemdir.
Bir tohum düşün. Toprağa atıldığında hemen ağaç olmaz. Güneşi bekler, suya muhtaçtır. Rüzgârla mücadele eder, kimi zaman kuraklıkla sınanır. Ama sabreder. Yavaş yavaş kök salar, derinlere iner. Sonra bir gün, kimse fark etmeden yeşerir. İşte iman da böyle bir şeydir. Bir anda olmaz, olamaz. Emek ister, sabır ister, zaman ister.
İmanın ilk hali bazen bir kıvılcımdır. Bir kelimeyle başlar: “İnandım.” Ama bu söz, sadece bir başlangıçtır. Asıl mesele, o imanı taşımak, korumak, beslemek ve derinleştirmektir. Çünkü iman da bir yolculuktur; durağan değil, hareket halindedir. Bazen yükselir, bazen sarsılır. Bazen bir secdede gözyaşı olur, bazen bir soruyla yeniden şekillenir.
Günlük hayatın koşuşturmasında iman sessizce içimize çekilir. Gürültülü zihinlerin içinde sükûnet arar. O yüzden onu duymak için durmak gerekir. Tefekkür etmek gerekir. Bir ayetin anlamında kaybolmak, bir gecenin sessizliğinde Rab’be yönelmek, bir iyiliği sadece Allah rızası için yapmak... İşte tüm bunlar, imanı derinleştiren küçük ama etkili adımlardır.
Kimse bir gecede alim olmaz, bir gecede zahid de olunmaz. Aynı şekilde, imanda da derinleşmek bir gecede olmaz. Her gün biraz daha, her adım biraz daha içe doğru… Derinleştikçe sakinleşen, sadeleşen, fakat kök saldıkça daha güçlü hale gelen bir iman… Bazen bir dua olur bu derinliğin anahtarı, bazen bir imtihan. Bazen bir kayıp, bazen bir nasihat. Ve insan anlar ki: Allah’a yaklaşmak, dışarıdan içeriye, bilgiden kalbe, kalpten hayata yansıyan bir süreçtir. Sonunda ise, belki de sadece şunu diyebilmek kalır geriye: “Ben artık daha çok inanıyorum. Daha derinden.”