• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Mustafa Armağan
Mustafa Armağan
TÜM YAZILARI

1938’de Medeni Kanun’da evlenme yaşı neden düşürülmüştü?

11 Aralık 2022
A


Mustafa Armağan İletişim: [email protected]

Claude Farrere (okunuşu: Klod Farer) Avrupa kamuoyuna karşı Osmanlıyı, Türkleri cansiperane bir şekilde savunmuş birkaç kalemden biriydi. Bize yapılan haksızlıkları dile getirdiği yazılarıyla Balkan Harbi’nden İstiklal Savaşı’na kadar, tıpkı Pierre Loti (Piyer Loti) gibi yanımızda durmayı prensip edinmiş namuslu bir kalem olarak tanınıp sevildi. O da defalarca ülkemizi ziyaret ederek yüreğimize su serpti. 

Gelin görün ki, İslam ile yoğrulmuş medeniyetimize o kadar meftun olan Farrere, inkılaplardan sonra geldiği Türkiye’de gençlik hayalleri yıkılmasın diye İstanbul’a sadece uğramakla yetinmiş ve doğruca hiç mi hiç sevmeyeceği taklitçi Ankara’ya geçmeyi tercih etmiştir. Türklerin Manevî Kuvvetleri adıyla kaleme aldığı eserde ise Osmanlı ile yeni rejim devirleri arasında mukayeselerde bulunmuştur. Bunlardan birinde şöyle yazar:

“Ankaralı cumhuriyetçiler, en Batı Avrupalı ülkelerin medeniyetine eşit medeniyete sahip bir Türkiye istiyor fakat bu medeniyetin örneğini Uzakdoğu’da arıyorlar. Sanki Moskova’da hazırlanmış bir plân! Arap alfabesini istihfafla bir kenara ittiler. (…) Bu şekilde davranışları (…) Sadece İslam’ı ortadan kaldırmak için… Henüz çok saf ve sade olan bir milleti kökünden koparmak için… Hepsi bu! Halbuki bu davranış medeniyeti öldürebilir. Milleti mahvedebilir.

Claude Farrere’in Ankara’daki bir konferansta dile getirdiği bu aykırı görüşlerin iç kamuoyunda bomba etkisi yapması ve Cumhuriyet gazetesinden tepki alması kadar tabii bir şey olamazdı. Nitekim Yunus Nadi kaleme sarılıp, Fransız yazarı gericilikle suçlayacaktı. 

Eski Türkiye’yi yani Osmanlı’yı medeniyete götüren tek vasıtanın İslam olduğunu söyleyen Fransız yazar, Türklerin eskiden gerçek bir imanları vardı der ve şimdi bu halkın temelini teşkil eden dinin kökünden sökülmeye çalışıldığını ve bunun yanlışlığını vurgular. İnanç buhranı ülkede o hadde varmıştır ki, Türk gençleri son zamanlarda bir “intihar salgını”nın pençesine düşmüştür:

“Hayır. Ümitsizliğin, fakirliğin kendilerini ölümün kucağına attığı kimselerden bahsetmiyorum. İyi bir hayatı olan, hayatında ıstırap çekmemiş gençlerden bahsediyorum. Bunlar, sanki bir spormuş gibi kendilerini öldürüyorlar. Meş’um (lanetli) bir moda! Bu çocuklar için hayat, artık manasını kaybetmiş bulunuyor. Mesele bu!” 

“Türk Medeni Kanunu”

ne kadar Türktü?

Temel mesele dine inancın zayıflatılmasıydı ve bu yolda atılan en cesaret isteyen adımlardan biri, Cumhuriyetin şanına layık bir medeni kanun yapmak yerine İsviçre Medeni Kanunu’nu aynen tercüme ettirilmesiydi. “Aynen” dedim ama düzeltmem lazım, bir madde hariç demeliydim. 

Peki hangi madde?

1926 yılında çıkarılan “Türk Medeni Kanunu”nun süt anne ve süt kardeşlerle evlenmeyi yasaklayan 92. maddesinin İsviçre Medeni Kanunu’nda mevcut olmayan; nasılsa çevirmenlerden biri tarafından eklenmiş bir fıkrasında evlenilmesi yasak olan kişiler arasında “Süt ana ve kardeşler” de zikrediliyordu. Kanun Meclisten Şubat ayında geçti, 6 ay sonra, Ekim ayında yürürlüğe girecekti. Bu arada ne olduysa oldu, bir akl-ı evvel bu “vahim hata”yı fark etti ve yetkilileri haberdar etti, derken sanki feci bir cinayet işlenmiş gibi hükümet ayaklandı ve yaz ortasında Meclisi içtimaa çağırdı, kanunda Kur’an-ı Kerim ile örf ve adetlerimize uygun düşen bu tehlikeli madde derhal çıkarıldı. 

İşlem tamamdı: İsviçre Medeni Kanunu’ndan kıl kadar dahi sapma olmamalıydı. Aslına bu kadar sadakat de biraz fazla değil miydi?

Hani Türk milleti tarihin en eski ve en medenî milletiydi? Hani medeniyeti dünyaya Türkler götürmüştü? Hani aile Türklerin en güçlü ve köklü kurumuydu?

Ne oldu da bu kadar eski ve köklü bir kuruma sahip olan binlerce yıllık tarihe sahip bir millet bir Medeni Kanun yapmakta aciz kaldı da kantonlarla yönetilen İsviçre gibi bir ülkenin hukukuna muhtaç hale geldi?

Evlilikte yaş meselesi

Suhulet Matbaası’nda 1926 yılında Osmanlıca olarak basılan Türk Medeni Kanunu adlı kitaptan aktarıyorum. 

“Madde 88: Erkek on sekiz ve kadın on yedi yaşını ikmal etmedikçe evlenemez. Şu kadar ki hakim fevkalade hallerde ve pek mühim bir sebebe mebni on beş yaşını ikmal etmiş olan erkek veya kadının evlenmesine müsaade edebilir, vasi de dinlenir.”

Hiç düşündünüz mü 18 yaşını bitirmemiş bir erkek veya 17 yaşını bitirmemiş bir kızın evlenememesi 1926 yılı Türkiye’sinde ne demektir? Hukuk sosyolojisi diye bir ilim dalı var ki Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu aynı isimle yayınladığı kitapta bu kanunu yapanların halkı nazar-ı itibara almadıklarını, bu yüzden de nice sıkıntılar doğduğunu mantıklı bir şekilde izah eder. Kanun toplumdan kopuk yapılırsa doğacak sorunlar bir toplumsal yaraya dönüşür zira.

Nitekim Medeni Kanun’un kabulünden sonra bu sorunlar yaşanmış ve kanunda belirtilen yaşlar o günün Türkiye’si için çok ileri olduğu için bu defa her yıl mecburen on binlerce vatandaşımız mahkemelere koşup, yaşını büyütmeye başlamıştır. Yaş büyütülünce görünüşte 17 yaşını bitiren kızlar ile yine görünüşte 18 yaşını bitirmiş erkekler evlenme imkânına kavuşmuş oluyordu ki, bunlar esasen kanun tarafından evlenme ehliyeti bulunmayan yaşlardaki “çocuklar”dı. Kimi kandırıyordunuz? Gerçekte evlenmesi yasak olanlar mahkemelerde yaşını büyütünce reşit mi oluyordu? Hem de bir üç beş değil, on binler.

Nitekim 12 yıllık uygulama neticesinde her yıl 60 bine yakın dosya hazırlanmakta, yaşlarını büyütmek için kuyruğa girmiş aileler o mahkeme senin, bu mahkeme benim dolaşmaktadır. İşte kanun ile toplumun uyuşmazlığı neticesinde 1938 Haziran’ında TBMM, 12 yıl önce kabul ettiği ve öve öve bitiremediği “Türk Medeni Kanunu”nun ilgili maddesini 3453 sayılı kanunla şu hale getirecektir:

“Erkek on yedi, kadın on beş yaşını ikmal etmedikçe evlenemez. Şu kadar ki hâkim, fevkalade hallerde ve pek mühim bir sebebe mebni on beş yaşını ikmal etmiş bir erkeğin veya on dört yaşını bitirmiş olan bir kadının evlenmesine müsaade edebilir. Karardan önce ana, baba ve vasinin dinlenmesi şarttır.” 

Böylece sosyolojik tabanından kopuk bir tavırla kanun çıkarmanın ne büyük acılara mal olduğu geç de olsa anlaşılmış oluyordu. 

Claude Farrere de öyle dememiş miydi:

“Türkler eski hayatlarıyla hiçbir ilgi kurmadan yeni bir hayata kavuşmak için giriştikleri tecrübede muvaffak olabilirlerse çok şaşarım. Bana öyle geliyor ki, bugün nefret ettikleri ama onlar için tek kurtuluş yolu olan mazilerine yavaş yavaş dönmek zorunda kalacaklardır!”

Halihazır maziyle buluşma hamlelerimizin gerekçesi diyebilir miyiz bu okkalı söze? 

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

CocukTacizcileri Hadim Edilmeli

Cocuk Tacizcileri icin .. yasasin Cehennem

Huzur İslamda

Tekrar İslamın sancaktarı olacağız inşallah..
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23