• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Mustafa Akgün
Mustafa Akgün
TÜM YAZILARI
29 Ocak 2016

Yavuz geliyor Yavuz

Son zamanlarda İran’ın Türkiye’ye karşı aldığı tavırlar çoktan çizmeyi aştı. Bir yanda tarihe en büyük canilerden bir olarak geçecek Suriye’nin Esed’ine* yardım ediyor. Esed Suriye’deki Özgür Suriye Ordusuna ve bilhassa Bayırbucak Türkmenlerine karşı amansız bir katliam yapıyor. Kendi zulmü yetmiyor gibi Bayırbucak mücahidlerinin üstüne Moskof keferesine bomba yağdırtıyor. Diğer yanda Doğu Türkistan’daki kardeşlerimize olmadık zulmü yapan Esed gibi bir başka cani Çin keferesiyle dirsek temasında bulunuyor. Bir diğer yanda Yemen’de kalleşlik üstüne kalleşlik gösteriyor.

Türkiye’de besledikleri ve saldırttıkları da işin bir başka yönü. 

İran’ın Osmanlı zamanında pek çok casus gösterdiği, bunların Osmanlıya çok zarar verdikleri tarihin kaydettiği gerçeklerdendir. 

Fatih Sultan Mehmed İran’ın bu davranışlarından çok rahatsızdı. Bunun kökü kesilmeliydi. Zamanının İran Şahı Uzun Hasan’la aralarında Otlukbeli Savaşı oldu.

Zafer Fatih’indi.

Yavuz da dedesi Fatih gibi İran tehlikesini iyi anlamıştı. Trabzon valiliği zamanında İran’ın yaptıklarını yakından görmüştü. Daha tahta çıkmadan önce, Şâh İsmail ve Safevî Devletinin Osmanlı Devleti üzerindeki emellerini ve bozguncu fikirlerini çok iyi öğrenmişti. İran casuslarının Osmanlı Devleti üzerindeki bozguncu davranışları Şah İsmail zamanında zirveye çıkmıştı.

O sıralar İran’ın başına Şâh İsmail geçmişti. Genç Şah İsmail’in Safevî Devletinin başına geçişi Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Avrupalılar kendilerinin Osmanlı ile baş edemeyeceklerini çoktan anlamışlardı. Onu ancak başka bir Türk Devletinin yenebileceğini düşünüyorlardı. O da olsa olsa İran olurdu.

Yavuz ancak Safevî Devleti’nin ortadan kalkmasıyla Anadolu’daki Osmanlı hakimiyetinin sağlama alınacağın biliyordu. Bunun için Safevî tehlikesinin ortadan kaldırılması gerekiyordu.

Yavuz Sultan Selim’in bir başka gayesi de doğudaki bütün İslâm devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti.

Ancak bir fıkhî mesele vardı. Safevîler de Müslümandı. Yavuz’un Müslüman’ın Müslüman’la savaşması için fetva alması gerekiyordu. İran ülkesi her ne kadar Ehl-i Sünnet değil, Şia ise de Müslüman’dı. İbn-i Kemal ve Zenbilli Ali Efendinin içinde bulunduğu âlimler heyeti şu fetvayı verdiler:

“Osmanlı Devletinin birliğini bozmaya yönelik davranışlarda bulunduğu için İran üzerine sefer caizdir.”

Nihayet 1514 yılı baharında sefere çıkıldı. Osmanlı ordusu İran’a doğru yola koyuldu. Ordunun yolculuğu haftalarca, aylarca sürdü. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan’dan Tebriz’e doğru akıp gidiyordu.

Yavuz ve Şah İsmail zamanında batının en emperyalist devletlerinden, en eşkıya devletlerinden biri Portekiz’di. Donanmasını Aden körfezine kadar getirmişti Portekiz. Az ilerisi Hicaz bölgesidir. Mekke ve Medine oradadır. Bütün Müslümanların kıblesi olan Kâ’be Mekke’dir. Kâinatın Efendisinin Ravzası Medine’dedir. Portekiz ise korkunç yüzünü, vahşet sembolü olan dişlerini gösteriyor, ‘Hicaz bölgesini alacağım’ diyordu.

Bunun ne manaya geldiğini Yavuz Sultan Selim çok iyi biliyordu. Ve ona göre tedbirini alıyordu. Yavuz bunun derdindeyken Şah İsmail Osmanlıya karşı şiddetli bir şekilde tavır alıyordu.

Bugünün başta Rusya olmak üzere eşkıya devletleri bize karşı nasıl bir tutumun içindeyseler, o günün Portekizleri öyleydi. 

Sonunda Çaldıran Savaşı oldu. Şah İsmail büyük bir hezimete uğradı.

Binbir zorlukla savaş meydanından kaçabildi. Kendini kurtardı ama büyük kayıpları oldu. Hazinelerini ve harp mühimmatını kaybetti. 

Hanımlarından biri bile savaş meydanında kaldı. Hanımını bile kurtaramadı. Şâh İsmail’in bu hanımı sonraları pâdişâh tarafından fetva ile Kazasker Cafer Çelebi ile evlendirildi.

Bugün dünyanın dört bir yanındaki mazlum Müslümanlar Türkiye’nin daha da güçlenmesini istemektedirler. Çünkü ne ABD, ne Almanya, Fransa, İngiltere, ne de Rusya, Çin Müslüman’a dost değildir. Küfür tek millettir.

Görünen o ki Türkiye gelişmekte, güçlenmektedir. Zamanla bir mıknatısın demir parçalarını çektiği gibi başta Müslümanlar olmak üzere bütün mazlum insanları kendine çekecektir.

İslâm düşmanı devletlere destek veren İran’a şu dörtlükle cevap vereceğiz:

Yavuz geliyor Yavuz denizi yara yara

İran’a biz dur deriz burnuna vura vura 

*Esed ismi üzerinde durmak gerekiyor. Suriye kasabının adı Esed’dir, Esad değildir. ‘Esed’ Arapça’da aslan manasına gelmektedir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi vesellem Hz. Ali’ye (r.a.) ‘Esedullah’, yani ‘Allah’ın aslanı’ lakabını vermiştir. Esad ise yine Arapça’da ‘en mutlu kişi, çok mutlu kişi’ manasına gelmektedir. Türk gazetecilerin bir kısmı Esed’i Esad diye yazmaktadırlar. Cahilliklerinde körü körüne inat etmektedirler. Çünkü İngilizce’de böyle yazılmaktadır. Pakistan idarecilerinden ‘Bînazir Butto’yu da ‘Benazir Butto olarak yazmışlardır. Çünkü beyinleri batıya ipoteklidir. İngilizce de neyse o. Filistin lideri ‘Yâsir Arafat’ı ‘Yaser Arafat’ diye yazmışlardır. Çünkü o da İngilizce’de öyle yazılıyordu. Tarihe bakacak olursak bu isimlerin sahabeden Es’ad bin Zürare, Ammar bin Yâsir gibi zatlara dayandığını görürüz.

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23