Mahkemede soytarılık
Mahkemede soytarılık
MURAT ALAN
Silivri’de dünkü rezalet, hukuk tarihine “mahkeme salonunu ucuz miting alanına çevirme teşebbüsü” olarak geçecek.
Siyaset tarihine ise “hukuku ayaklar altına alıp, milletin adalet duygusunu iğfal etme çabası” diye yazılacak. Ekrem İmamoğlu suç örgütü davasının görüldüğü mahkeme salonundan bahsediyorum.
O salon bir televizyon stüdyosu değil, parti grup toplantısı değil, İmamoğlu’nun seçim mitingi hiç değil. Ağır Ceza Mahkemesi. Ama CHP kadrosu orayı adeta bir tiyatro sahnesine çevirmiş durumda.
Ekrem İmamoğlu kürsüde, “Arkadaşlarımın savunması bitmeden savunma vermeyeceğim.” diyor.
Buyurun buradan yakın..
Sanık sıfatıyla mahkemeye “benim dediğim olur” dayatması yapıyor..
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Yıllardır dava takip ederim, en azılı terör örgütü davalarından, basit çek senet işlerine kadar, binlerce duruşmayı izledim..
Bugüne kadar sanıkların hangi sırayla savunma yapacağını belirleyen bir sanık görmedim.
Adam baş sanık ya, duruşmaların sevk ve idaresini de kendisinin yapacağını zannediyor.
Ardından CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu kalkıyor ayağa, “Sayın Başkan kararınızı gözden geçirin.” Mahkeme Başkanı seyircideki taşkınlığa müdahale etmek isteyince de malum cevap, “Ben milletvekiliyim.”
Yetmiyor, CHP’li Suat Özçağdaş da devreye giriyor, “Mübaşir gelip salonu boşaltın talimatı veremez.”
Mahkeme Başkanı’nın verdiği cevap, günün özetiydi, “Milletvekili diye burada her türlü soytarılığı yapamaz kimse. Senin bana soru sormaya hakkın yok.”
Bravo. En azından birileri hâlâ o salonda yargılama yapıldığının farkında.
Bu diyaloglar bir mahkeme salonunda yaşanmamalı ama yaşanıyor..
Çünkü CHP’nin derdi hukuki savunma değil. Dertleri, yargılamayı sabote etmek, her gerilimi dışarıda “zulüm” diye pazarlamak, dosyayı gömmek.
Saatlerce siyasi nutuk, mağduriyet edebiyatı, hakimle kavgalar, milletvekillerinin sürekli araya girmesi… Dosya, iddialar, isnatlar? Arka planda kalmış. Onlar için önemli olan slogan ve kamera.
Murat Ongun meselesine gelince… Ah be Ongun, ah. “Bu iddianame Dr. Frankenstein’ın eseri gibi” diye felsefe yapmışsın.
Milyarlarca liralık ihaleler, usulsüzlük iddiaları, şüpheli para akışları, eşinin şirketine aktarılan paralar varken sen kalkmışsın “siyasi dava” diye bağırıyorsun.
Somut cevap yok, delil yok, tek tek çürütme yok. Bolca “bu dava İmamoğlu davasıdır, A’dan Z’ye siyasidir” edebiyatı. Klasik. Yolsuzluk iddiası karşısında “siyasi” diye sızlanmak, Türkiye’de en eski taktiklerden biri. Ongun’un savunması da diğerleri gibi, uzun uzun konuş, hakimle tartış, mağdur rolü kes, dışarıda da “adalet katlediliyor” diye manşet attır.
Teknik detay mı istiyorsun? İddianamede Ongun’a 64 eylemden yaklaşık 1000 yıl hapis isteniyor. Gerçi Allah kimseyi Ongun’un durumuna düşürmesin, adam 416 bin TL kira ödediği villayı izah edemiyor, 64 eylemi nasıl savunacak. Ama salon performansı o kadar güçlü ki, dosyadaki o rakamlar unutuluyor. Harika strateji doğrusu.
Adalet arayanlar, mahkeme düzenini bozarak değil, dosyadaki her iddiaya tek tek, delille cevap vererek ikna eder.
CHP’nin yöntemi ise tam tersi, her tartışmayı propaganda malzemesi yap, salonu karıştır, dışarıda “kahramanlık” narası at.
Bu tavır davanın ciddiyetini bitiriyor. Kamuoyunda kalan izlenim “savunma” değil, “kabadayılık gösterisi”.
Sonuç ortada.. Bir sanığın “arkadaşlarım bitmeden ben konuşmam” dediği, milletvekillerinin hakimle kapıştığı, mahkeme başkanının “soytarılık yapamazsınız” demek zorunda kaldığı bir duruşma.
Bunun adı hukuk mücadelesi değil.
Bunun adı, mahkeme salonunu kendi siyasi dekorlarına çevirme cüretidir.
Silivri’deki bu görüntü, Türkiye’de hukukun nasıl dejenere edilmeye çalışıldığının, mağduru oynayan grupların “hak arama”, “kendilerini aklama” gibi bir dertlerinin olmadığının göstergesidir.
Sanıklar ve avukatları dosyaya odaklanmak yerine, şov peşinde koşmaya devam ederlerse, karar günü asıl şovu kimin yapacağını ibretle izliyor olacağız.